28 Aralık 2010 Salı

28 Aralık Salı -Kendime iyi günler diledim...

 Bu yazıyı okuyacak arkadaşlarıma sesleniyorum, bu yazımı facebookta ve twitterda  da paylaştığımda yazının sadece yazısal/yazınsal değeri üzerine yorum yapınız rica ediciğim, işte bunlar herkesin başına geliyor da , biz de yaşıyoruz bunları gibi şeyler yazmayın ne olur; çünkü benim amacım kendimden yola çıkarak yazmakla ilgili yeteneğimi geliştirmek...Şimdi bu sabahtan başlayayım, lanet cep telefonu alarmıyla uyandım ( ah lanet dedim pardon- şükürler olsun ki elim ayağım tutuyor ve yaşasın sabahın erken saatlerinde güne başlıyorum, çocuklarımı hazırlayıp okula gönderebiliyorum). Sonra hangi işi yapayım diye düşündüm ve salak olma yavrucuğum herkes gibi önce kahvaltıyı hazırla dedim kendime ( içimden). Dün yarısını izlediğim filmi DVD oynatıcıda başlattım, güzelce kahvaltıyı hazırladım, kocacığım ile kahvaltı ettik, sonra ben keyif çayımı o da keyif ( suda çözülür  ve süt eklenmiş  [nescafe diye bilinen ama burada Jacobs goldun kullanıldığı ve bunu okuyanların bu detayı bilmese hücceten ölecekleri ] ) kahvesini içmek için salona geçtik ve benim ütü yaparken izlemem için bir film işaretledik, ikinci çayımı da facebokta değerlendirip kocacığımı yolcu ettikten sonra pres ütü faslına başladım. Film Meg Ryan ile Tom Hanksin oynadığı 1993 yapımı " Sleepless in Seattle " filmiydi . Romantik komedilere bayılırım, ama özellikle ütü yaparken daha romantik oluyor, bir de arada telefonla konuşarak ama ütüyü bırakmadan ve göz ucuyla filmi takip ederek bu romantizmi de sabote etmedim değil hani....Meg Ryan'ın estetiksiz hali ne kadar estetikti değil mi?  Neyse film bitti banyo yaptım ,kapı çaldı, aynı apartmanda oturan küçük halam dışarıdan geliyormuş kapıda yılbaşı menüsü üzerine küçük bir konuşma yaptık,sadece eniştemin değil aslında benim de yemek seçtiğim tespitini yaptı halam , makarna böreğine karşı çıktığım için ki gereksiz bir yemek bence ;bir de yeri gelmişken söyleyeyim çünkü kamuyu ilgilendiren bir konu atlamak olmaz aşurede kayısıya da çok karşıyım, çok lüzumsuz hem tadı hem kıvamı mahvediyor  siz pişirirseniz kayısı koymayın lütfen.Sonracığıma da bir Türk kahvesi pişirip bilgisayarcığımın başına geçtim.
Şimdi baştaki uyarıyı niye yaptın dediğinizi duyar gibi oluyorum adeta sayın seyirciler, bu eşimin işyerini devretmesini müteakip, devralanların  Ağustostan beri aydan aya ödemeleri gereken senetleri bir türlü ödememeleri vesilesiyle oluşan banka kredisi ve kredi kartı aksamalarından mütevellit banka müşteri temsilcileriyle zaman zaman yaptığım işte ayın zımbırtısında ödeyemeyeceğim de filanında ödeyeceğim mutat telefon görüşmelerimi de gerçekleştirdim , ama bugün  bunların moralimi bozmasına izin vermedim zaten eski Türkçe kelimeleri de kullanınca sanki böyle daha az problemli bir şeyden bahsediyormuşum gibi oldu , değil mi ben beğendim şahsen, evrene de doğru mesajlar vermeye çalışıyorum ki, kendisi (yani evren) böyle bu sevgili 2010 yılının sonunda ve takip edecek olan nurtopu yılımızda bana temiz enerji ve milyon dolarlar göndersin. Ay yine çok karışık yazdım ama idare ediverin işte , siz evrenden daha hoşgörülüsünüzdür benim sayısı onu geçmeyen ama yakın gelecekte binlerle ifade edilebilecek olan sayın ve sevgili blog takipçilerim, yılbaşına kadar yazamazsam herkese mutlu yıllar olsun; Allah gerçekten dertlilere deva, hastalara şifa versin, isteyene aşk versin isteyene para versin ya da hepsini birden versin olsun bitsin OH ...

1 Kasım 2010 Pazartesi

Bir Akşam, İsmail, ben, Deniz Baykal, aşk, ihanet, politika vs.

 Bugün Habertürk'te Yiğit Bulut'un konuğu Deniz Baykal'dı, lafı uzatmayayım  seyrettiğimiz 5-10 dakikalık kısımda Baykal yeni yönetimi  eleştiriyor , öne pek çok ismin çıkması gerektiğinden dem vuruyordu. Yani gerçekten hayret sizin yıllardır aklınız neredeydi, ben tabi seyrederken sinirleniyorum, söyleniyorum, İsmail'ciğim de beni mütebessim izliyor, dalga geçme filan diyorum,yok sen konuş cevap ver-bak ben susuyorum-hadlerini sen bildir -gibi şeyler söylüyor; sonra ben TV izlemeye ara veriyorum, biraz zaman geçiyor ,ben çay kahveyle dönüyorum, İsmail Baykal'a bakalım mı diyor, bırak Allahaşkına diyorum, sonra lafı nasıl saptırıyorsam, sen  herkesin ilerlemesini engelle, yetmedi sekreterinle beraber ol, hadi aldatıyorsun, kadın da evli , bir de partide paye veriyorsun o da istediğini engelliyor (Sevilay Yükselir'den okuduğum kadarıyla)filan şimdi yazarken tasvip etmediğim şekilde atıp tutuyorum(gerçi taraflardan da net bir yalanlama gelmedi), İsmail'in beni seyretme şekline gülmeye başlıyorum "niye benle eğleniyorsun" diye soruyorum, karşımda( yakın görüş alanında anlamında) böyle koooooooskoca biri var ,onunla eğlenmeyeceğim de kiminle eğleneceğim , başkasıyla mı eğleneceğim ,-TV'yi işaret edip-başkalarıyla eğlenenlerin hali ortada derken kahkayı basıyoruz.
Şimdi okuyanlar açısından eeeeeeeee bize ne denilebilecek bir geyik muhabbetini yazmış bulunuyorum, ama ben bu sohbeti hatırlamak istiyorum valla, onun için yazdım, hem de bu bir blog tabi, kimse de Yaşar Kemal okuyacağını düşünerek bu sayfaya girmez nasıl  olsa değil mi efendim???

12 Ekim 2010 Salı

Yine manik haldeyim :)

 Efendim beni dışarıda arkadaşlarımla yemekte, özellikle müzikli bir ortamda  ya da herhangi bir sohbet ortamında gören biri benim için "pozitif yaşam söylemlerinin vücut bulmuş hali "tanımlamasını yapabilir; oysa bilmezler ki  aynı arkadaşlarım benim bir türlü geçmeyen kendime güvensizlik, değersizlik, yetersizlik duygu durumlarımdan yıllardır muzdariplerdir. Lakin bu günlerde yine biraz pozitif mevcudiyetimle var olabileceğimi zannediyorum, coşkun/taşkın ve de aşkın olarak...
Şebnem'in bir fotoğrafında gördüm(Zürih'te çekilmiş,  elan merak edip baktım googleden herhalde orası Kunsthaus ve o dönemde Picasso'nun sergisi varmış, neyse Şebo'ya sorarım), bir mermer kaidede(böyle denir diye umuyorum) Pablo Picasso'nun "Kunst waescht den Staub des Alltags von der Seele" diye bir sözü var, ki şöyle çevrilebilir : Sanat ruhun günlük çöpünü temizler. Ne güzel bir söz değil mi, hakikaten sanatın çoğu türünü seviyorum, ne yazık ki fiili olarak ilgilenemedim, umarım bundan sonra o da olur, ama izleyici/okuyucu/dinleyici  olarak elimden geldiği kadar takip ettim...Neyse çok uzattım , bu arada kek de yandı, velhasılı kelam diğer bir deyişle uzun lafın kısası AY BEN BUGÜN İKİ TANE FİLM İZLEDİM HEM DE FİLMEKİMİNDE ve görgüsüzce bunu büyük harflerle yazdıktan sonra diyebilirim ki bu yüzden çok mutluyum_çünkü film festivallerinde zaten zar zor üç beş filme gidip çok zubuzittin filmlere denk gelmişliğim de vardır, hele geçen seneki ağaca dönüşen adamlı Güney Kore filmini seyrederken Hakkın rahmetine kavuşuyordum, o film ruhumu temizlemedi hatta bilakis ruhumu burdu (burada gözümün önüne çamaşır sıkma sahnesi geliyor [böyle nevresim gibi filan, iki kişi iki taraftan buruyor])_iki film de güzeldi , birincisini hele çok beğendim "Güzel Bir Hayat Düşlerken " sonra Yugoslavyanın dağılma süreci ile ilgili biraz daha bilgilenip bu film hakkında bir yazı yazmayı da istiyorum, ikincisinin ismi de "turne" idi , o da hoş bir filmdi.
İki film arasında da en müthiş fast food olan midye tava indirdim mideme Şampiyondan , valla afiyet olsun da löp löp yağ olmasın inşallah.Film bitince de Tünel Meydanındaki en müthiş/ fevkalade/ harikulade /şahane kafe olan (babanın malı mı ki böyle övüyorsun diyecekseniz, cevabım evet) Kum Saati 'ne gittim ve yarım bardak çay içtim , çünkü nazik ve iyi kalpli kocacığım kızlarımı okuldan almış olarak beni almaya geliyordu, ben de onları bekletmek istemediğim için yarım bardak çay istemiştim zaten ,babamı da Eminönüne bıraktık İTO'da işi varmış, biz de oraya gitmişken Ece'ye gereken kitabı Cağaloğlundan alalım bari diye Cağaloğluna yollandık (bu edebi yeni dille yazınsal dil oyunlarımı fark etmeden okumayın çok reca ediciğim). Ki Cağaloğlunda yıllarım geçtiği için orayı çok severim, Tudem'den kitap alacak ve dönüşte canım liseciğimin önünden otomobille de geçecek kadar kısa bir süre bile olsa oralarda bulunduğum için kendimi çok iyi hissettim.
Bu arada Minemin dişi sallanıyor, diş perisiyle ilgili her türlü uydurmamıza inanıyor, artık bugün kendimi aştım .
Tudem'de "Dişimi İstiyorum" diye bir kitap görünce hemen aldım ve arabaya gelince diş perisinin onun için kitapçıya bu kitabı bırakmış olduğunu dişini çekince vereceğimizi söyledim, diş perisinin bizi takip ettiğini düşünüyor şu anda, gerçi hala çok sallanmasına ve arkadan yenisi çıkmış olmasına rağmen izin vermedi, korkuyor , çok da sinir harbi yaptım ama vazgeçtim ,ah yavrum benim...

11 Ekim 2010 Pazartesi

Başarısız Bir Hayatın Hazin Olmayan Öyküsü.

 Ağustos sonunda "Mutluluk Projesi" kitabını okumaya başladım, akabinde de bu bu blogu açtım, ancak bir türlü ikinci yazımı yazamadım, dün "Julie&Julia " filmini dijitürkte izledim, tekrar yazı yazmak için büyük istek duydum.Zannedersem ilk yazımda da belirtmiştim, bende _örneğin İnci Aral'daki ya da Erendiz Atasü'deki ya da Yaşar Kemal'deki ya da ya da ya da bu liste uzar gider yazarlardaki _yaratıcı yazarlık dehası yok; ama isteğim  ve biraz  da dile karşı ilgim  ve yeteneğim var sanıyorum. Hı bir de ne yazık ki aşklı entrikalı maceralı bir hayatım da yok, benim hayatım başarısız bir hayatın hazin olmayan öyküsü.Şimdilik bu kadar, akşam yemeği-bulaşık yerleştirme-dizi-çocukların uyuması zımbırtılarından sonra bugün bir şeyler daha yazabilmeyi umuyorum...

1 Eylül 2010 Çarşamba

Evkadini kitap yazsa kach yazar?

Merhaba, ben Begüm, kaç yıldır kitap yazmak için aklımda olan bu isimle bir blog oluşturmaya karar verdim; burada yazacağım yazılarla kimbilir belki de ileride bir kitap oluşturabilirim. Bende büyük bir yazar olacak dehavari bir durum ya da yaşanmışlıklar yok, olsam olsam bir popüler kültür nesnesi olurum, bir sıfırdan fazladır diyerek ve artık en iyisini yapamayacaksam hiç yapmam zihniyetinden kurtularak bir başlangıç yapacağım, umarım iyi olur...