20 Ağustos 2014 Çarşamba

ELVİS'İN ÖLDÜĞÜ YAŞTAYIM...


Bir şarkı vardı hani Teoman'ın, "...Bugün benim doğum günüm, hem sarhoşum hem yastayım, bir park taburesi üstünde babamın öldüğü yaştayım..." diye...

Otuz yaşında annemin öldüğü yaştayken bu şarkıdan da biraz ilham alarak, artık doğum günlerimde ağlamamaya karar vermiştim...

Beni tanıdınız mı? Ben o yılbaşlarında ve doğum günlerinde yeni kararlar alan ve hayaller kuran sıradan insanlardan biriyim...

İki yıl önce kırk yaşında da bir doğum günü yazısı yazmıştım; orada istediklerimin çoğunu hala gerçekleştiremedim; zira para ile yapılacak olanlardı onlar ve biz bu süreçte tam dibe vurduk maalesef...

Kendimle barışma süreci fena gitmedi ama...

Kırk bir kırk iki yaşım arasındaki en önemli olay Şubat- Haziran arasında bir devlet ilkokulunda ücretli öğretmenlik yapmamdı.Çok önemli bir deneyimdi benim için, artık daha çok çocuğum var, en azından birkaçının hayatında ufak da olsa etkiler bıraktığımı zannediyorum; Allah bütün çocuklara güzel yazılar yazsın...

Pek çok iş başvurusu yaptım, daha sonuçlanmadı; ama inanıyorum , bir iş bulacağım...

Yine taşınacağız, artık kiracılıktan ve taşınmaktan kusmam gelse de yapacak bir şey yok; belki iyi olur bu sefer...


Bu yaz tatilini biraz sıkıntıyla ve bekleyişle geçirdim; en verimli anlar ise http://www.dogancuceloglu.net/ teki
videoları izlediğim anlardı...Çok güzel ve_ pek çok kişi için de olduğuna eminim _çok yararlı bir program...Kusurlarımı yakalıyorum bazen ; ama bazen de yaşasın doğru yapıyormuşum duygusuna kapılıyorum...

Aslında bambaşka şeyler yazacaktım sanki...

Kırk iki yıl önce Çiftehavuzlar'da oturan çok güzel ve zarif bir genç kadınla yakışıklı kendi işinin sahibi genç bir adamın kızı olarak Zeynep Kamil Hastanesi'nde 4.5 kiloluk tatlı ve tombik bir bebek olarak hayata parlak bir başlangıç yaptım. Üç yıl her şey çok iyiydi herhalde, sonra annem kanser oldu ve ben dört yaşındayken vefat etti...Sonrasında hayatım babaannem, dedem, babaannemin annesi ve benden yirmi yaş büyük küçük halamdan oluşan ailemin yanında geçti...

Şimdi fark ediyorum güzel yıllarmış, ideal değil bir çocuk için ; ama olabileceğin çok iyisi...

Yıllarca çevremizdeki yaşlı insanlarla annemin yaşını toplayıp böler, niye hayatın bu kadar adaletsiz olduğunu sorgulardım...Benden uzak olduğu için babama kırılırdım...Artık geçmiştin bahsetmek hiç istemiyorum; ama o beni ben yapan geçmiş ve var silinmiyor...

Babaannemle dedeme beni büyüttükleri için minnettarım, onları çok büyük sevgiyle ve özlemle anıyorum; lakin onlar da pek çok ailenin çocuklarını büyüttüğü gibi _korurken ve yasaklar koyarken_ "muhtaç ve yapamayan" çocuk olarak büyüttüler, ben bunu sonradan kırabilirdim ; ama kolaya kaçtım belki de...Dedem "her boyayı boyadık fıstiki yeşili kaldı" derdi, şimdi ana renkleri bile tamamlayabildiğimden emin değilim...


Şimdi hayat beni  42 yaşımdayken "Artık ben de yapabilirim" demek zorunda bıraktı...Bu süreç şimdi sancılı olsa da ; ileride bunun için şükredeceğimi düşünüyorum...

Yıllar evvel bir ortamda o da çok korunaklı yetiştirilmiş ve yüksek öğrenim almak için bile mücadele vermek zorunda kalmış bir genç kız "Yaş  değil yaşanmışlık önemli" demişti...Çok doğru, ben de kırk iki yaşındayım artık ; ama hayat tecrübesi ve donanımı olarak çok gerideyim pek çok yaşıtımdan...

Çok şükür ki anne oldum; bu Allah'ın bana en güzel hediyesi...Annelik hem çok büyük bir sevgiyi yaşama alanı hem de büyük sorumluluklar gerektiriyor....Fena da değilim sanki annelikte , kızlarım muhteşem olduğumu düşünüyorlar çok şükür, onlar gibi şahane iki yavruya annelik yapmak harika bir şey...Eşim ve iki kızımla birlikte sevgi dolu bir aileyiz...

Yazmak istediğim bir şey daha vardı , onu da yazmadan geçmeyeyim, yukarıdaki yazdıklarımla doğal bir bağlantı kuramasam da...

Çocukken ve gençken çok iyi bir insan olmak ve çok sevilmek isterdim. Liseden çok sevdiğim bir arkadaşım
lise sonda hatıra defterinden biraz daha özel olan defterime "...Açıkça söyleyeyim hakkındaki ilk izlenimlerim olumsuzdu. Hareketlerin bana yapmacık, herkes tarafından sevilir olmak için yapılmış birer rol gibi geliyordu...Sanki müşfik anne rolündeki Adile Naşit gibiydin.Bu durumda ister istemez kendimi senden uzak tutma durumunda kaldım. Ama içimde bazen var olduğunu hissettiren vicdanım beni bir türlü rahat bırakmıyor sevgiye olan ihtiyacından böyle davrandığını tahmin ettiğim..." yazmıştı. On sekiz yaşındaki bir delikanlı ne güzel teşhis etmiş değil mi? Bu teşhisi dikkate almıştım sanırım; ama sevilmek için çok sevmek ve çok fedakarlık etmek gerektiği gibi bir durum yıllarca devam etti hayatımda...Annesiz olunca koşulsuz sevgi de olmaz gibi bir şey belki...

Anneliğimle önceliklerimin değişmesi epey iyi oldu bu bağlamda, hep bir kişisel gelişim içinde olma çabam da işe yaradı elbette ...Artık okumadığım ve hoşlanmadığım ; ama bir dönem çok sevdiğim ve takip ettiğim Hıncal Uluç da bir yazısında "...ben dualizme inanırım, insanı seven kadar sevmeyen de olur hayatta.." gibi bir şey yazmıştı, o da çok işime yaradı açıkçası...

Şimdi beni sevene Allah razı olsun, sevmeyene ve umursamayana Eyvallah diyorum; gerçi çok şükür sevildiğimi çok hissederim, hiç doğmamış olmayı dilediğim zamanlar olsa da "Vardır Yaradanın bir bildiği " deyip yoluma devam edeceğim ; kırk yaş doğum günümde olduğu gibi Allah'tan iyi bir otuz yıl daha dileyip kendi doğum günümü kutluyorum, e iyi ki doğdum bari...


NOT: Yazının başlıkla bir ilgisi olaydı bari değil mi? Bu sabah bir arkadaşımın feysteki paylaşımı üzerinden ilk aşkım Elvis'i dinledim, sonra hayatını okudum, youtubedan başka şarkılarını da dinledim sonra; 42 sinde ölmüş yakışıklı ve sıradışı adam; şarkıları hep dinlensin ve ışıklarda yatsın...Doğum günüm de 21 Ağustos, yazımı bir gün önce yazmış oldum...








15 Ağustos 2014 Cuma

ELİNİ TUTAN MI VAR?



İçimdeki potansiyeli nasıl dışarı çıkaracağımı bilemem ve bu beni hep rahatsız eder.

Akşam arkadaşlarımla buluştuğumda buna benzer bir şey konuşurken neden blogumu aktif kullanmadığıma geldi konu...

Kederini yazabilirsin dedi can dostum...

Bu hafta çok üzgündüm çünkü, bir çıkış noktası bulamadığım , hiçbir iş başvurum olumlu sonuçlanmadığı için...En kötüsü de dua etmekten bile vazgeçme noktasına gelmek ve umutsuzluğa kapılmaktı...

Gerçi çıkardım kendimi umutsuzluktan, işe yaramıyordu çünkü...

Keder yazmak istemem ben, neşe saçmak isterim...Hep olmuyor elbette...

Ayıplanmaktan korkmak, güçsüz görünmek istememek, birilerini kırmaktan korkmak vs. vs.

Neşe hayatımın içinde hep var aslında, hele şahane kızlarım; onlar çıkarmamı kolaylaştırıyorlar dışarı içimdeki komik ve coşkulu kadını...

Bu hafta bir gece büyük kızımla sohbet ederken bir yandan da gözyaşlarımı tutamıyordum; ama konuşurken akıllı meleğimin benle paylaştığı bilgiler bir sohbet konusu açtı , sonra atlasa baktık konuyla ilgili , sonra alakasız bir geyik doğdu aramızda, şimdi eğleniyoruz İskandinav isimlerimizle ...

Kocam çok katılamıyor eğlencemize , o erkekliğin getirdiği ağır yükü bırakamıyor bir türlü ; hiç katılmıyor da değil hani; ama yazık hepimize , ne gereksiz yükler taşıyoruz.

Bu aralar http://www.dogancuceloglu.net/ ten program tekrarları izliyor ve Doğan Cüceloğlu'nun Savaşçı kitabını okuyorum; gerçi kafam çok dağınık olduğu için çok yavaş gidiyorum, kendimi de kendim olmayanları da anlamakta çok faydalanıyorum; lakin öğrenecek çok şey var daha...

Hep böyle diyorum, sonra yapmıyorum ;ama bugün bir milat olur inşallah ve artık çok -pek çok yazı yazarım...

30 Haziran 2014 Pazartesi

evkadinikitapyazsakachyazar: AH NE YAZSAM NE YAZSAM ...

evkadinikitapyazsakachyazar: AH NE YAZSAM NE YAZSAM ...:   Bu blogu ilk oluşturduğumda bu kadar az yazı yazmayı öngörmemiştim elbette...Ama yok bunu yazmayayım saçma olur, bugün moralim bozuk s...

AH NE YAZSAM NE YAZSAM ...





  Bu blogu ilk oluşturduğumda bu kadar az yazı yazmayı öngörmemiştim elbette...Ama yok bunu yazmayayım saçma olur, bugün moralim bozuk sıkıntılı şeyler yazarım, şunu yazarsam birileri üzülür gibi gerekçelerle kendi duvarlarıma çarpa çarpa yılda birkaç yazıyı geçememişim...



  En son yazımın üstünden neredeyse beş ay geçmiş...Oysa ki benim hayatım o süreçte biraz değişti...Belki de birazdan biraz fazla :)



O yazıyı yazdığım dönemde eşimin iş girişiminin suya düştüğünü idrak etmemizin üzerinden az bir zaman geçmişti. Umudumuzu kaybetmiş ve şaşkındık.Ben çalışmaya karar vermiştim; ama o güne kadar çalışmamış olduğumdan Almanca Öğretmenliği diplomamla iş arayacaktım ve bulsam bile ancak Eylülde işe başlayabilirdim...yatarken ağlıyor kalkarken ağlıyordum...Liseden bir arkadaşımız hastanedeydi; ona da ağlıyordum , velhasılı kelam sıkıntılı bir dönemdi...



Oniki Şubat Çarşamba günü halamlar, ben, kayınvalidem Eyüp Sultan Camii'ne gittik, eniştemle kayınvalidem namaza girdiler , biz de halamla camiin içine girip dua ettik, ben aileme , akrabalarıma , hastanede yatan arkadaşıma ve can arkadaşım Saadet'e ve ailesine, bekar arkadaşlarıma, çocuk isteyen arkadaşlarıma ve o anda aklıma düşen pek çok kişiye dua ettim; Allah'ımdan bana bir yol açmasını diledim...Kendimi çok iyi hissettim, dualarımın kabul olacağına dair bir huzur oluştu içimde ...Hayatımda özel bir gündü...



Aynı akşam daha önce bana ücretli öğretmenlik yapabilirsin diyen, annesi Milli Eğitimde olan arkadaşımı aradım; aynı liseden mezun olduğumuz arkadaşımla da daha geçen yaz dernek toplantılarında tanışmıştım, o bana _zaten ertesi günde okulda bir etkinlikte görüşecektik_ perşembe akşamı gerekli evrakları 

söyledi, Cuma günü muhtarın doğru yol göstermesi sayesinde çok kolayca evrakları hazırladım ve pazartesi saat onda Beyoğlu Milli Eğitim'e gittim...


 Saat onda Beyoğlu Hükümet Konağındaydım ve saat 12.40'ta Kasımpaşa Ahmet Emin Yalman İlkokulu'nda 2-H sınıfının öğretmeniydim ve şaşkındım...


Yazı böyle pattadanak bitmez ; ama o aynı günü baştan anlatarak ayrı başlıkla bir yazı daha yazmalıyım; şimdilik hoşçakalın yüzbinlerce takipçim :)...







1 Şubat 2014 Cumartesi

 DÜŞERKEN/ ÇIKARKEN



Hiç keyfim yok uzun zamandır, diye bir şarkı vardı hani...Benim de yok maalesef  epeydir, epey de olmayacak gibi...Blogumu oluşturalı üç yılı geçti , çok yoğun yazamadım, bu süreçte zaten ekonomik krizdeydik, ekonomik kriz yaşayan diğer insanlar gibi hep tedirgin, hep kaygılıydım; ama geçecek bitecek her şey normale dönecek umudu taşıyordum, keyfim yerine gelince yoğun yazarım diye düşündüm...Sıklıkla ve keyifli yazılar yazmaktı amacım. Yazdığım bazı yazılarda da o keyfi yakaladım biraz...Ama şimdi zurnanın son deliğine gelmek üzereyiz, artık umut kapılarımız mı yoksa rızık kapılarımız mı bilemiyorum kapandı...Bu ifade biraz yanlış oldu ; ama başka türlü ifade edemedim...

Şimdi yeni başlangıçlar yapacağız ve herhalde dipten çıkacağız, bunun nasıl olacağını tam bilemiyorum, göreceğiz, birtakım çabalar sarf ediyoruz , bunların sonuç getirip getirmeyeceğini zaman gösterecek...Hayatımızın altı üstüne gelecek, internette çok dolaşan sözdeki gibi belki altı üstünden daha güzel olacak...Eğitimli ama çalışmayan bir anneyim, çocuklarıma kendim baktım, bundan da çok ama çok memnunum...Lakin şimdi 42 yaşında iş hayatına nasıl başlayacağım,  bilemiyorum...

İnsan CV'sine "akıllıyım, uzun süreli belleğim çok iyi, iletişim becerim yüksek, dürüstüm, iyi niyetliyim, gayretliyim, kültürden, sanattan, siyasetten haberdarım ..." yazsa iş bulabilir mi?

Hayalim yazmak ve radyo programı  yapmak, insan yazar tabi , fakat bunun paraya dönüşmesi uzun zaman alır; radyo programı yapıp geçinebilmek içinse epeydir o işin içinde olmak veya bir şekilde ünlü olmak gerekir herhalde...Ancak bu konuda mucizelere inanmayı sürdüreceğim, Murathan Mungan'ın "Yüksek Topuklar" kitabında bir yerde keşfedilmeyi beklemenin nafile bir çaba olduğundan bahsedilir, yine de bir gün bir lokanta ya da kahvede şen kahkahalarım ve kuvvetli çeneme denk gelen bir medya patronu/ veya yöneticisi benden bir  "Radyo Yıldızı " yaratacaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaak....

Şimdilik Almanca Ögretmenliği diplomamla iş arayacağım, başka bir şehirde yaşamayı da göze alarak...Allah benim ve ailemin yardımcısı olsun...

Bu zaman içinde arkadaşlarımın azalacağının , bazılarının dostluğuyla yanımda ve geleceğimde yer alacağının farkındayım. Benim bu yaşta yaşadığım şeyleri insanlar genelde yirmili yaşlarında yaşar, belki şimdi yaşamamın nedeni şimdi kaldırabilecek güçte olmamdır...

Çocukluğumda ve genç kızlığımda hiç maddi sıkıntı yaşamadım; manevi sıkıntılarım vardı o zamanlar...Dört yaşımda annem ölmüştü ve babaannemlerle yaşamaya başladım. Ben altı yaşındayken babam evlendi ve ben babamı 15 günde bir iki saat görerek , hiçbir tatilimi beraber geçirmeyerek yaşadım. Üvey annem bütün hayatını kendi seçtiği 10-15 kişiyle yaşamayı seçmişti çünkü...Bana 7 yaşımda "Sen babanı sık görmek istiyorsun, ama o zaman ben yalnız kalırım, benim yalnız kalmamı ister misin?" dedi...O da öldü annem gibi, o zaman ben iki yaşında çocuğu olan bir anneydim...

Şimdi babaannemlerle yaşamış olmanın bir lütuf olduğunu fark ediyorum, o zaman canım acımış olsa da...Ben hayatımın ilk yarısında yaşadığım sıkıntılarla , bu dünyadaki sıkıntı borcumu ödediğimi düşünür ve gelecekten hiç korkmazdım...

Aslında gerçekten esasen önemli olan hazineye sahibim, sağlıklı ve sevgi dolu bir aile, birkaç iyi dost, bunun için şükrediyorum, hem de milyonlarca defa ....Bir de" para denen şey olmasaydı , iyiydi " derim de , diyemiyorum , çünkü bu gerçek  ve "Yalan Dünya"da Zerrin'in "Cihangir Seni Yeneceğim ulan "dediği gibi , ben de bir  çözüm bulacağım ulan...(Zerrinsel değil kendimize göre elbette)...





7 Ocak 2014 Salı

Bloguma uzun zamandır yazı yazmıyordum, geçen iki yılda başka oluşumlarda (şimdi kapanmış olan) yazdığım yazıları buraya taşıyacağım, böylece bütün yazılarım aynı çatı altında toplanmış olacak.



İnsana Tapmak

Artık olanlarla ilgili bir şey yazmayacağım , isteyen gerçeği görür ve vicdanı doğrultusunda kararını verir. İstemeyen de gerçeğe gözünü kapar, inanmak istediğini dinler, onun sözleri gerçek mi değil mi diye sorgulamaz, gerçek kabul eder ve o doğrultuda davranır…

Beni şaşırtan  “Allah’tan başkasına tapılmaz” diyecek pek çok insanın resmen bir insana tapması ve onun ağzından çıkanı Allah kelamı kabul etmesi…

En acımasız tepkilerine bile “adamcağız  ne güzel , ne yumuşak yaklaşıyor “ şeklinde yorum getirebilmek  nasıl bir anlayışın, eğitimin, terbiyenin , vicdanın ürünüdür merak ediyorum…

Bu tutum aslında Tanrısal anlam yüklenen insan/ insanlar için de çok zorlayıcı aslında… Bazan vay ben neymişim duygusu insanı mutlu etse de , genelde bu çok büyük de bir yüktür …Bir noktadan sonra insan delirme noktasına bile gelir maazallah…

Bir insanın en yüksek  sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik seviyede olduğunu varsaysak bile onun da etten kemikten olduğu duyguları olduğu gerçeği değişmez . Her insanın hata yapma hakkı vardır, ama onu gözünde çok büyüten ve her şekilde arkasından giden biri ilk hatasında bunu fark etmese bile onuncusunda fark eder değil mi ? Fark eder çünkü o da aklı ve sezgileri olan biridir ve o da bir değerdir . Peki hiç fark etmiyorsa sorun nerededir?

Başka bir insanı Tanrı yerine koymak ve kendini yok saymak , kişiliksizleştirmek  neyin sonucudur? Bir insan bu noktaya nasıl gelir?
Bir de şunu sormak isterim ki madem bir insan bu kadar Tanrısallaştırılacak kadar yücedir-Tanrı kulundan kendi için bir şey istemez, kulunun daha iyiye doğru gitmesini ister ve bunun için de akıl- fikir vermiştir-gerçekten istediği sadece kullarının iyiliği midir?
Benim kafam çok karışık, siz ne dersiniz???

( 2013 Yazı)


20 Ağustos 2012 Pazartesi

HOŞ GELDİN 40 YAŞIM

Artık 40 yaşında bir kadınım, bir anneyim,bir insanım...
Geçmişte (günümüzde de tabii) pek çok şair, yazar, bilim adamı , ressam, oyuncu,müzisyen ,filozof bu yaşa gelemeden ölmüş ;ama adlarını tarihe yazdırmışlar...
Ben de ilkgençliğimde önemli bir insan olacağımı bir şekilde hayata iz bırakabileceğimi düşündüm ,şimdilik böyle bir iz yok. İç dünyamla tam olarak uyumlu bir hayat yaşayamadım şimdiye kadar, iç dünya dış dünya arasındaki hatlarda sorunlar oldu, bunlar bazen psikolojik,bazen sosyolojik,bazen ekonomik, bazen de tembelojik sorunlardı: Ekonomik özgürlüğüm olması , gezgin olmak, festival kuşu olmak, entelektüel olmak, sanatla daha yakın olmak iç dünyamın arzuladığı şeylerdi... Bunlar şimdilik gerçekleşmedi ; fakat ilkgençliğimdeki planımda olmayan eş olma ve anne olma durumu meydana geldi ki ANNELİK bana bir mucizevi mutluluk gibi geldi: içimdeki sevgiyi , biriktirdiğim bilgiyi, sahip olduğum neşeyi akıtabileceğim iki prensesim
oldu ; onlarla birlikte ve onlar sayesinde yeni şeyler öğreniyorum, eğleniyorum, olgunlaşıyorum ve çocuk kalabilerek büyüyorum. Yaklaşık bir yıldır daha aza indirgemeyi başardıysam da sevgi ve neşe saçan kişiliğimin arka planında hep bir kendini yetersiz hissetme, kendini suçlama vs.gibi bir durumum var; kırk yaşındaki ilk ve en büyük kararım KENDİMLE BARIŞMAK ...Bu kararla birlikte de KENDİMİ SEVMEK ve gelişime açık olmayı bırakmadan KENDİMİ OLDUĞUM GİBİ KABUL ETMEK...
Allahımdan bana sağlıklı en az bir otuz yıl daha lütfetmesini ; çocuklarımı sağ salim mutlu mesut büyütmeyi , daha çok şey bilmeyi ,şan dersi almayı/ şarkı söylemeyi,dans etmeyi, oyunculuk dersi almayı,daha çok yer görmeyi, para kazanmayı ve belli bir konfor içinde yaşamayı nasip etmesini diliyorum, bu esnada da potansiyelimi sonuna kadar kullanabilecek bir güç ,güçlüklere dayanabilecek bir olgunluk ve sabır istiyorum...

Benim şimdiye kadar hayatıma girmiş benim ben olmamı sağlamış herkese teşekkür ediyorum ve diyorum ki HOŞ GELDİN KIRKLIK BEGÜM SENİ SEVİYORUM!!!