30 Haziran 2014 Pazartesi

evkadinikitapyazsakachyazar: AH NE YAZSAM NE YAZSAM ...

evkadinikitapyazsakachyazar: AH NE YAZSAM NE YAZSAM ...:   Bu blogu ilk oluşturduğumda bu kadar az yazı yazmayı öngörmemiştim elbette...Ama yok bunu yazmayayım saçma olur, bugün moralim bozuk s...

AH NE YAZSAM NE YAZSAM ...





  Bu blogu ilk oluşturduğumda bu kadar az yazı yazmayı öngörmemiştim elbette...Ama yok bunu yazmayayım saçma olur, bugün moralim bozuk sıkıntılı şeyler yazarım, şunu yazarsam birileri üzülür gibi gerekçelerle kendi duvarlarıma çarpa çarpa yılda birkaç yazıyı geçememişim...



  En son yazımın üstünden neredeyse beş ay geçmiş...Oysa ki benim hayatım o süreçte biraz değişti...Belki de birazdan biraz fazla :)



O yazıyı yazdığım dönemde eşimin iş girişiminin suya düştüğünü idrak etmemizin üzerinden az bir zaman geçmişti. Umudumuzu kaybetmiş ve şaşkındık.Ben çalışmaya karar vermiştim; ama o güne kadar çalışmamış olduğumdan Almanca Öğretmenliği diplomamla iş arayacaktım ve bulsam bile ancak Eylülde işe başlayabilirdim...yatarken ağlıyor kalkarken ağlıyordum...Liseden bir arkadaşımız hastanedeydi; ona da ağlıyordum , velhasılı kelam sıkıntılı bir dönemdi...



Oniki Şubat Çarşamba günü halamlar, ben, kayınvalidem Eyüp Sultan Camii'ne gittik, eniştemle kayınvalidem namaza girdiler , biz de halamla camiin içine girip dua ettik, ben aileme , akrabalarıma , hastanede yatan arkadaşıma ve can arkadaşım Saadet'e ve ailesine, bekar arkadaşlarıma, çocuk isteyen arkadaşlarıma ve o anda aklıma düşen pek çok kişiye dua ettim; Allah'ımdan bana bir yol açmasını diledim...Kendimi çok iyi hissettim, dualarımın kabul olacağına dair bir huzur oluştu içimde ...Hayatımda özel bir gündü...



Aynı akşam daha önce bana ücretli öğretmenlik yapabilirsin diyen, annesi Milli Eğitimde olan arkadaşımı aradım; aynı liseden mezun olduğumuz arkadaşımla da daha geçen yaz dernek toplantılarında tanışmıştım, o bana _zaten ertesi günde okulda bir etkinlikte görüşecektik_ perşembe akşamı gerekli evrakları 

söyledi, Cuma günü muhtarın doğru yol göstermesi sayesinde çok kolayca evrakları hazırladım ve pazartesi saat onda Beyoğlu Milli Eğitim'e gittim...


 Saat onda Beyoğlu Hükümet Konağındaydım ve saat 12.40'ta Kasımpaşa Ahmet Emin Yalman İlkokulu'nda 2-H sınıfının öğretmeniydim ve şaşkındım...


Yazı böyle pattadanak bitmez ; ama o aynı günü baştan anlatarak ayrı başlıkla bir yazı daha yazmalıyım; şimdilik hoşçakalın yüzbinlerce takipçim :)...







1 Şubat 2014 Cumartesi

 DÜŞERKEN/ ÇIKARKEN



Hiç keyfim yok uzun zamandır, diye bir şarkı vardı hani...Benim de yok maalesef  epeydir, epey de olmayacak gibi...Blogumu oluşturalı üç yılı geçti , çok yoğun yazamadım, bu süreçte zaten ekonomik krizdeydik, ekonomik kriz yaşayan diğer insanlar gibi hep tedirgin, hep kaygılıydım; ama geçecek bitecek her şey normale dönecek umudu taşıyordum, keyfim yerine gelince yoğun yazarım diye düşündüm...Sıklıkla ve keyifli yazılar yazmaktı amacım. Yazdığım bazı yazılarda da o keyfi yakaladım biraz...Ama şimdi zurnanın son deliğine gelmek üzereyiz, artık umut kapılarımız mı yoksa rızık kapılarımız mı bilemiyorum kapandı...Bu ifade biraz yanlış oldu ; ama başka türlü ifade edemedim...

Şimdi yeni başlangıçlar yapacağız ve herhalde dipten çıkacağız, bunun nasıl olacağını tam bilemiyorum, göreceğiz, birtakım çabalar sarf ediyoruz , bunların sonuç getirip getirmeyeceğini zaman gösterecek...Hayatımızın altı üstüne gelecek, internette çok dolaşan sözdeki gibi belki altı üstünden daha güzel olacak...Eğitimli ama çalışmayan bir anneyim, çocuklarıma kendim baktım, bundan da çok ama çok memnunum...Lakin şimdi 42 yaşında iş hayatına nasıl başlayacağım,  bilemiyorum...

İnsan CV'sine "akıllıyım, uzun süreli belleğim çok iyi, iletişim becerim yüksek, dürüstüm, iyi niyetliyim, gayretliyim, kültürden, sanattan, siyasetten haberdarım ..." yazsa iş bulabilir mi?

Hayalim yazmak ve radyo programı  yapmak, insan yazar tabi , fakat bunun paraya dönüşmesi uzun zaman alır; radyo programı yapıp geçinebilmek içinse epeydir o işin içinde olmak veya bir şekilde ünlü olmak gerekir herhalde...Ancak bu konuda mucizelere inanmayı sürdüreceğim, Murathan Mungan'ın "Yüksek Topuklar" kitabında bir yerde keşfedilmeyi beklemenin nafile bir çaba olduğundan bahsedilir, yine de bir gün bir lokanta ya da kahvede şen kahkahalarım ve kuvvetli çeneme denk gelen bir medya patronu/ veya yöneticisi benden bir  "Radyo Yıldızı " yaratacaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaak....

Şimdilik Almanca Ögretmenliği diplomamla iş arayacağım, başka bir şehirde yaşamayı da göze alarak...Allah benim ve ailemin yardımcısı olsun...

Bu zaman içinde arkadaşlarımın azalacağının , bazılarının dostluğuyla yanımda ve geleceğimde yer alacağının farkındayım. Benim bu yaşta yaşadığım şeyleri insanlar genelde yirmili yaşlarında yaşar, belki şimdi yaşamamın nedeni şimdi kaldırabilecek güçte olmamdır...

Çocukluğumda ve genç kızlığımda hiç maddi sıkıntı yaşamadım; manevi sıkıntılarım vardı o zamanlar...Dört yaşımda annem ölmüştü ve babaannemlerle yaşamaya başladım. Ben altı yaşındayken babam evlendi ve ben babamı 15 günde bir iki saat görerek , hiçbir tatilimi beraber geçirmeyerek yaşadım. Üvey annem bütün hayatını kendi seçtiği 10-15 kişiyle yaşamayı seçmişti çünkü...Bana 7 yaşımda "Sen babanı sık görmek istiyorsun, ama o zaman ben yalnız kalırım, benim yalnız kalmamı ister misin?" dedi...O da öldü annem gibi, o zaman ben iki yaşında çocuğu olan bir anneydim...

Şimdi babaannemlerle yaşamış olmanın bir lütuf olduğunu fark ediyorum, o zaman canım acımış olsa da...Ben hayatımın ilk yarısında yaşadığım sıkıntılarla , bu dünyadaki sıkıntı borcumu ödediğimi düşünür ve gelecekten hiç korkmazdım...

Aslında gerçekten esasen önemli olan hazineye sahibim, sağlıklı ve sevgi dolu bir aile, birkaç iyi dost, bunun için şükrediyorum, hem de milyonlarca defa ....Bir de" para denen şey olmasaydı , iyiydi " derim de , diyemiyorum , çünkü bu gerçek  ve "Yalan Dünya"da Zerrin'in "Cihangir Seni Yeneceğim ulan "dediği gibi , ben de bir  çözüm bulacağım ulan...(Zerrinsel değil kendimize göre elbette)...





7 Ocak 2014 Salı

Bloguma uzun zamandır yazı yazmıyordum, geçen iki yılda başka oluşumlarda (şimdi kapanmış olan) yazdığım yazıları buraya taşıyacağım, böylece bütün yazılarım aynı çatı altında toplanmış olacak.



İnsana Tapmak

Artık olanlarla ilgili bir şey yazmayacağım , isteyen gerçeği görür ve vicdanı doğrultusunda kararını verir. İstemeyen de gerçeğe gözünü kapar, inanmak istediğini dinler, onun sözleri gerçek mi değil mi diye sorgulamaz, gerçek kabul eder ve o doğrultuda davranır…

Beni şaşırtan  “Allah’tan başkasına tapılmaz” diyecek pek çok insanın resmen bir insana tapması ve onun ağzından çıkanı Allah kelamı kabul etmesi…

En acımasız tepkilerine bile “adamcağız  ne güzel , ne yumuşak yaklaşıyor “ şeklinde yorum getirebilmek  nasıl bir anlayışın, eğitimin, terbiyenin , vicdanın ürünüdür merak ediyorum…

Bu tutum aslında Tanrısal anlam yüklenen insan/ insanlar için de çok zorlayıcı aslında… Bazan vay ben neymişim duygusu insanı mutlu etse de , genelde bu çok büyük de bir yüktür …Bir noktadan sonra insan delirme noktasına bile gelir maazallah…

Bir insanın en yüksek  sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik seviyede olduğunu varsaysak bile onun da etten kemikten olduğu duyguları olduğu gerçeği değişmez . Her insanın hata yapma hakkı vardır, ama onu gözünde çok büyüten ve her şekilde arkasından giden biri ilk hatasında bunu fark etmese bile onuncusunda fark eder değil mi ? Fark eder çünkü o da aklı ve sezgileri olan biridir ve o da bir değerdir . Peki hiç fark etmiyorsa sorun nerededir?

Başka bir insanı Tanrı yerine koymak ve kendini yok saymak , kişiliksizleştirmek  neyin sonucudur? Bir insan bu noktaya nasıl gelir?
Bir de şunu sormak isterim ki madem bir insan bu kadar Tanrısallaştırılacak kadar yücedir-Tanrı kulundan kendi için bir şey istemez, kulunun daha iyiye doğru gitmesini ister ve bunun için de akıl- fikir vermiştir-gerçekten istediği sadece kullarının iyiliği midir?
Benim kafam çok karışık, siz ne dersiniz???

( 2013 Yazı)


20 Ağustos 2012 Pazartesi

HOŞ GELDİN 40 YAŞIM

Artık 40 yaşında bir kadınım, bir anneyim,bir insanım...
Geçmişte (günümüzde de tabii) pek çok şair, yazar, bilim adamı , ressam, oyuncu,müzisyen ,filozof bu yaşa gelemeden ölmüş ;ama adlarını tarihe yazdırmışlar...
Ben de ilkgençliğimde önemli bir insan olacağımı bir şekilde hayata iz bırakabileceğimi düşündüm ,şimdilik böyle bir iz yok. İç dünyamla tam olarak uyumlu bir hayat yaşayamadım şimdiye kadar, iç dünya dış dünya arasındaki hatlarda sorunlar oldu, bunlar bazen psikolojik,bazen sosyolojik,bazen ekonomik, bazen de tembelojik sorunlardı: Ekonomik özgürlüğüm olması , gezgin olmak, festival kuşu olmak, entelektüel olmak, sanatla daha yakın olmak iç dünyamın arzuladığı şeylerdi... Bunlar şimdilik gerçekleşmedi ; fakat ilkgençliğimdeki planımda olmayan eş olma ve anne olma durumu meydana geldi ki ANNELİK bana bir mucizevi mutluluk gibi geldi: içimdeki sevgiyi , biriktirdiğim bilgiyi, sahip olduğum neşeyi akıtabileceğim iki prensesim
oldu ; onlarla birlikte ve onlar sayesinde yeni şeyler öğreniyorum, eğleniyorum, olgunlaşıyorum ve çocuk kalabilerek büyüyorum. Yaklaşık bir yıldır daha aza indirgemeyi başardıysam da sevgi ve neşe saçan kişiliğimin arka planında hep bir kendini yetersiz hissetme, kendini suçlama vs.gibi bir durumum var; kırk yaşındaki ilk ve en büyük kararım KENDİMLE BARIŞMAK ...Bu kararla birlikte de KENDİMİ SEVMEK ve gelişime açık olmayı bırakmadan KENDİMİ OLDUĞUM GİBİ KABUL ETMEK...
Allahımdan bana sağlıklı en az bir otuz yıl daha lütfetmesini ; çocuklarımı sağ salim mutlu mesut büyütmeyi , daha çok şey bilmeyi ,şan dersi almayı/ şarkı söylemeyi,dans etmeyi, oyunculuk dersi almayı,daha çok yer görmeyi, para kazanmayı ve belli bir konfor içinde yaşamayı nasip etmesini diliyorum, bu esnada da potansiyelimi sonuna kadar kullanabilecek bir güç ,güçlüklere dayanabilecek bir olgunluk ve sabır istiyorum...

Benim şimdiye kadar hayatıma girmiş benim ben olmamı sağlamış herkese teşekkür ediyorum ve diyorum ki HOŞ GELDİN KIRKLIK BEGÜM SENİ SEVİYORUM!!!

8 Nisan 2012 Pazar

Haftadan geriye kalanlar ve blog yazmaya yeniden merhaba...

 Blog yazmamı dört gözle bekleyen milyonlara merhaba...2011'i sıkıntılarımdan söz etmemek için blog yazmadan geçirdim, ama şimdi yeniden yazmaya hazırım (inşallah, galiba ,sanırsam).Bu gece ya da yarın sabaha doğru uzuuuuuunca bir yazı yazmak istiyorum. Benim için değişik farklı duygularla dolu bir haftaydı, yazılmadan geçmemeli...

28 Aralık 2010 Salı

28 Aralık Salı -Kendime iyi günler diledim...

 Bu yazıyı okuyacak arkadaşlarıma sesleniyorum, bu yazımı facebookta ve twitterda  da paylaştığımda yazının sadece yazısal/yazınsal değeri üzerine yorum yapınız rica ediciğim, işte bunlar herkesin başına geliyor da , biz de yaşıyoruz bunları gibi şeyler yazmayın ne olur; çünkü benim amacım kendimden yola çıkarak yazmakla ilgili yeteneğimi geliştirmek...Şimdi bu sabahtan başlayayım, lanet cep telefonu alarmıyla uyandım ( ah lanet dedim pardon- şükürler olsun ki elim ayağım tutuyor ve yaşasın sabahın erken saatlerinde güne başlıyorum, çocuklarımı hazırlayıp okula gönderebiliyorum). Sonra hangi işi yapayım diye düşündüm ve salak olma yavrucuğum herkes gibi önce kahvaltıyı hazırla dedim kendime ( içimden). Dün yarısını izlediğim filmi DVD oynatıcıda başlattım, güzelce kahvaltıyı hazırladım, kocacığım ile kahvaltı ettik, sonra ben keyif çayımı o da keyif ( suda çözülür  ve süt eklenmiş  [nescafe diye bilinen ama burada Jacobs goldun kullanıldığı ve bunu okuyanların bu detayı bilmese hücceten ölecekleri ] ) kahvesini içmek için salona geçtik ve benim ütü yaparken izlemem için bir film işaretledik, ikinci çayımı da facebokta değerlendirip kocacığımı yolcu ettikten sonra pres ütü faslına başladım. Film Meg Ryan ile Tom Hanksin oynadığı 1993 yapımı " Sleepless in Seattle " filmiydi . Romantik komedilere bayılırım, ama özellikle ütü yaparken daha romantik oluyor, bir de arada telefonla konuşarak ama ütüyü bırakmadan ve göz ucuyla filmi takip ederek bu romantizmi de sabote etmedim değil hani....Meg Ryan'ın estetiksiz hali ne kadar estetikti değil mi?  Neyse film bitti banyo yaptım ,kapı çaldı, aynı apartmanda oturan küçük halam dışarıdan geliyormuş kapıda yılbaşı menüsü üzerine küçük bir konuşma yaptık,sadece eniştemin değil aslında benim de yemek seçtiğim tespitini yaptı halam , makarna böreğine karşı çıktığım için ki gereksiz bir yemek bence ;bir de yeri gelmişken söyleyeyim çünkü kamuyu ilgilendiren bir konu atlamak olmaz aşurede kayısıya da çok karşıyım, çok lüzumsuz hem tadı hem kıvamı mahvediyor  siz pişirirseniz kayısı koymayın lütfen.Sonracığıma da bir Türk kahvesi pişirip bilgisayarcığımın başına geçtim.
Şimdi baştaki uyarıyı niye yaptın dediğinizi duyar gibi oluyorum adeta sayın seyirciler, bu eşimin işyerini devretmesini müteakip, devralanların  Ağustostan beri aydan aya ödemeleri gereken senetleri bir türlü ödememeleri vesilesiyle oluşan banka kredisi ve kredi kartı aksamalarından mütevellit banka müşteri temsilcileriyle zaman zaman yaptığım işte ayın zımbırtısında ödeyemeyeceğim de filanında ödeyeceğim mutat telefon görüşmelerimi de gerçekleştirdim , ama bugün  bunların moralimi bozmasına izin vermedim zaten eski Türkçe kelimeleri de kullanınca sanki böyle daha az problemli bir şeyden bahsediyormuşum gibi oldu , değil mi ben beğendim şahsen, evrene de doğru mesajlar vermeye çalışıyorum ki, kendisi (yani evren) böyle bu sevgili 2010 yılının sonunda ve takip edecek olan nurtopu yılımızda bana temiz enerji ve milyon dolarlar göndersin. Ay yine çok karışık yazdım ama idare ediverin işte , siz evrenden daha hoşgörülüsünüzdür benim sayısı onu geçmeyen ama yakın gelecekte binlerle ifade edilebilecek olan sayın ve sevgili blog takipçilerim, yılbaşına kadar yazamazsam herkese mutlu yıllar olsun; Allah gerçekten dertlilere deva, hastalara şifa versin, isteyene aşk versin isteyene para versin ya da hepsini birden versin olsun bitsin OH ...