3 Eylül 2014 Çarşamba

Eylül de geldi...İş heyecanı vs....İç disiplin bir de...



Kendimi disipline etmenin yollarından biri olarak blogumu da kullanacağım...

Her gün yazsam iyi olur tabii, ama işte içimden gelmesini istiyorum, bir şeyleri yapmanın içimden gelmesini beklemek de disiplinli bir durum olmuyor yani...

Aaaaaaa ben niye disiplinin hiç sözlük anlamını bakmadım ki sanki...

disiplin 
isim Fransızca discipline
1. isim Bir topluluğun, yasalarına ve düzenle ilgili yazılı veya yazısız kurallarına titizlik ve özenle uyması durumu, sıkı düzen, düzence, düzen bağı, zapturapt
"Bu belki de ordu için şart olan disiplin ruhunu bende bulamamış olmalarındandır." - R. N. Güntekin
2. Kişilerin içinde yaşadıkları topluluğun genel düşünce ve davranışlarına uymalarını sağlamak amacıyla alınan önlemlerin bütünü
"Bazı kibar semtlerde ve Beyoğlu'nda bu disiplin biraz gevşerdi." - F. R. Atay
3. Öğretim konusu olan veya olabilecek bilgilerin bütünü, bilim dalı
Benim sözünü ettiğim "disiplin" bu değil; iç disiplin dediğimiz şey , bende yok ; ama mazeret üretmeyeceğim , iç disiplinimi geliştireceğim...

Yıllar önce Sevgi Soysal'ın Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu adlı kitabını okuduğumda , yazarın anlattığı hapishanedeyken sabah kalkıp spor yapması ve sonra hortumla soğuk suyla duş alması ile ilgili anıları beni çok etkilemişti...

 Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu 







İç disiplin zaman ve mekan tanımaz herhalde , içten gelen ve kendinize hakim olmakla ilgili bir şey herhalde...


Mazeret neden dedim? 

Sözlükteki karşılık kesmeyince Google'da iç disiplin diye aradım; üçüncü seçeneği seçtim okumak için , rastlantısal olarak değil KİGEM sayfası olduğu için...Karşıma şu yazı çıktı :

http://www.kigem.com/cagimizin-vebasi-ifne-kanser-nede-aids-sadece-ve-sadece-mazeret-bulma-hastaligii.html

Mouse ile üzerini tarayıp sağ tıklarsanız adrese git seçeneği var, blogda adres paylaştığımda doğrudan tıklanmıyor nedense, Facebookta paylaşıldığında doğrudan açılıyor..

Burada Psikolojik Danışman Ahmet Yıldız "Mazeret Bulma Hastalığı" ndan söz ediyor. Hastalığın ilaçlarından beşincisi ise 
5. İç disiplin sahibi olmak:
Başarıya ulaşmak için bir takım fedakarlıklar yapmalısınız. Akşam geç yatmalısınız. Daha az uyumalı daha çok çalışmalısınız. Eğlenceye ayırdığınız zamanı kısıtlamalısınız. Bu fedakarlıkları yapmak zannedildiği kadar kolay değildir.
Çünkü bu alışkanlıklar kendini koruma altına almıştır. Sizin her hamlenize cevap vermektedir. Öyle olmasaydı ders çalışmanız gerektiğini bildiğiniz halde sinemaya gider miydiniz ? Bitirmeniz gereken bir raporun olduğunu bildiğiniz halde akşam eğlence mekanlarını dolaşır mıydınız ? Yapmanız gerektiğini bildiğiniz halde bir faaliyeti yapamıyorsanız bunun nedeni sizde bir “iç disiplin” sorunun olmasıdır.
Yani sizde başka bir ifadeyle “iradenize sahip olamama” sorunu vardır. Mazeret hastalığına yakalanmış insanlarda yüksek düzeyde “iç disiplin” yetersizliği vardır. İç disiplin sahibi olabilmenin yolu insanın duygularına ve fizyolojisine sahip olabilmesinden geçer.
şeklinde verilmiş; aslında diğer dört madde de iç disiplin ile ilgili bence ; ya da o dört madde de benim kafamdaki soruya cevap veriyor ;"nasıl şu kıvrılıp yatma isteğimden kurtulurum?" sorusuna...
Ay amma uzadı değil mi yazı? Nereden nereye geldi yazı...
Amacım can sıkmak değil, sorularıma aradığım cevapları paylaşmak...

             

                          İş Heyecanı 


 Yazım demin başka bir yere gitti ; iyi de oldu...Başlığa da ekleme yaptım sonradan...Ben yeni girdiğim işimde part- time kadrosunda olduğum için görevim de okul başlayınca başlıyor; ama dün gitmem gerekti ; çünkü yıllık planda benim vereceğim Almanca derslerinin de_ işte hangi sınıfta hangi ünite hangi tarihler arası işlenecek , hangi kitaplarla vs._ yer alması gerektiği için , benim de gidip bunu sisteme işlemem gerekti. Tecrübeli birinin iki saatte yapacağı işi ben  beş saatte filan yaptım , çok heyecanlıydım, ter bastı vs. ; yardım da aldım, tecrübesizlik kötü tabii, ama herkesin geçtiği yol herhalde...Okul ortamı güzel ama, her şeyin güzel olacağını düşünüyorum, zorluklara da göğüs gereceğim, çare yok...

                                       Üzgünüm 


Üzgünüm; çünkü geçen gün lisemizin mezunlarından ('92 mezunu) birinin vefat ettiğini öğrendik, tanımıyordum, ama genç ölümler her zaman acıdır , hele ki ardında annesiz çocuk/çocuklar kalıyorsa ; facebook hesabından fotoğraflarına baktım, çok güzel bir ailelermiş, Allah geride kalanlara büyük sabır versin, Ceyda'nın mekanını cennet etsin, ben (annemi dört yaşında kaybettim) annemin beni koruduğuna inanırdım, öyle bir şey varsa o da yavrularını oradan korusun inşallah...

Kendi kendini ağlatan blog yazarınız olarak Allah hepimizi  korusun, iyi  günler göstersin demekten başka ne gelir elden ???......



                       




31 Ağustos 2014 Pazar

SEVİNCİ DE PAYLAŞMAK...


Dün yazdığım yazıda arkadaşlarımın isimlerinin ilk harfini yazmıştım; özel hayata saygı bağlamında :)...

Üç ayrı geri bildirim aldım bu konuda, fazla hassas davranmışım herhalde...

Aysun blogumu her gün yazmam konusunda ısrarcı :)

Benim de bugün çok canım istemiyor açıkçası; ama boş geçmeyelim madem günü...

Bu hafta çok güzel bir şey oldu ve...

İşe girdim...

Pazartesi bir özel okuldan aradılar, ilköğretim düzeyinde Almanca Öğretmeni aradıklarını; ancak part time çalışan bir öğretmen alacaklarını söylediler; salı günü görüşme için sözleştik, salı ilk görüşmemi, çarşamba da Müdire Hanım ile ikinci görüşmemi yaparak işe alındım. Küçük kızım Mine'yi de okula kaydettik; çok büyük bir şaşkınlık, sevinç ve koşturma içinde geçirdim haftayı...

Kafamdaki bir sürü belirsizlik de kalkmış oldu böylece...

Kederimi paylaşıyorsam sevincimi de paylaşmalıyım elbette...

Artık iş hayatı içinde olacağım için daha aktif bir hayatım olacak, bloguma da daha çok malzeme çıkacak ...

Şubat- Haziran arasındaki sınıf öğretmenliği deneyimimi  de yazamadım henüz...Ona özel bir zaman ayırmalıyım, yakın zamanda kendime bu ödevi de veriyorum...

Beni ve ailemi yoğun günler bekliyor _ev sahibinin oğlu hakimmiş ve İstanbul'a tayin olmuşlar, galiba Nisan'da çıkmamızı istediler, ama okul bitmeden çıkamayacağımızı söylemiş eşim ( bu arada onsekiz senede yedinci eve taşınmış olacağız) ; evden çıkmamız talep edildiğinde bu dairede daha ikinci yılımızı doldurmamıştık; neyse detayda boğuldum yine :D _yarın Beylikdüzü'nde ev bakmaya başlayacağız, inşallah en geç hafta sonu da taşınabiliriz...

Şu anda neşeli bir ruh hali içinde değilim, üzgün de değilim çok şükür; ama komik bir şey çıkmıyor yazıdan ( bıııııııırrrrrrrrrrrr) , o yüzden çok uzatmadan Allah hepimize iyilikler versin ve dün atladığım geçmiş Zafer Bayramımız da kutlu mutlu olsun, ben Sırrı Süreyya Önder gibi maalesef değil Yaşasın Türk olduğum için benim için 23 Nisan- 19 Mayıs- 30 Ağustos ve 29 Ekim kutlanacak bayramlar...

30 Ağustos 2014 Cumartesi

HER GÜNE BİR ...


Her güne bir blog yazısı ...

Başlığın tamamı böyle olabilirdi ; ama o zaman gizemli (tırınııııınınııııııııııııııııııım) olmazdı...

Son on günüm öyle bir inişli çıkışlı geçti ki...

Bu arada kafası karışık blog yazarınız olarak :) başlığı açıklayayım...

Arkadaşım A. ki kendisinin sertifikalı yaşam koçu olma özelliği de vardır ; her gün yazmam gerektiğini söylüyor...Ben de kendisini dinlemeye çalışacağım...

Neyse en son 20 Ağustos'ta yazmıştım; ertesi gün doğum günümdü ( ki bu yazıdan anlaşılıyordu ), doğum günüm sabah canım arkadaşım N.'nin  sürpriziyle başladı , önceden de telefon etmişti ve telefonda evde misin şu anda diye sormuştu; ama çok ihtimal vermedim geleceğine...Mutfağa girmiş, müziği açmış mutfağı topluyordum (bu konuda da bir gün yazarım, ev işi sevmem , müzik eşliğinde daha kolay oluyor ), belli belirsiz bir zil sesi geldi , ama kapının çaldığını anlamadım, biraz sonra mutfak kapısı tıklatıldı, "Aaaaaaaaaaaaaaaaaa! " N. elinde  üzerinde doğum günü mumu yanan bir pasta ile duruyor (İsmailcim açmış kapıyı - İsmail de ben de bir şıkız - ev yıkılıyor zaten) utansam mı sevinsem mi ağlasam mı gülsem mi şeklinde canım arkadaşımı karşıladım. Elbette çok sevindim ve kendimi çok iyi hissettim ; kahve içtik sohbet ettik, pasta yedik N. gitti...





Söylemesi ayıp facebook  yıkıldı yani mesajlarla, telefonum hiç susmadı çok şükür.

Arkadaşlarımın, dostlarımın çoğu son dönemde çok sıkıntıdayım diye özellikle doğum günü kutlamasını önemsediler ve beni yalnız hissetttirmediler sağ olsunlar...

Kahvaltıyı ben hazırladığım, mutfağı ben topladığım için biraz canım sıkıldı açıkçası; ev ahalisi bozulduğumu anladı, çünkü ifade ettim :)

Neyse sonra kuaföre gittim , saç modelim değişti, manikürüm - göz makyajım yapıldı; velhasılı kelam doğum günümün kutlanacağı babamın cafe-barı Kum Saati'ne gittik, ben doğum günüme davet etmekten biraz utandığım için , davet işini can dostum S. halletti sağ olsun..

Şimdi bir fotoğraf paylaşacağım doğum günü hediyelerim ile birlikte çektirdiğim, çok şımardım o gece , fotoğraf bu şımarıklığı da yansıtıyor ; yazının devamı arkası yarın...







20 Ağustos 2014 Çarşamba

ELVİS'İN ÖLDÜĞÜ YAŞTAYIM...


Bir şarkı vardı hani Teoman'ın, "...Bugün benim doğum günüm, hem sarhoşum hem yastayım, bir park taburesi üstünde babamın öldüğü yaştayım..." diye...

Otuz yaşında annemin öldüğü yaştayken bu şarkıdan da biraz ilham alarak, artık doğum günlerimde ağlamamaya karar vermiştim...

Beni tanıdınız mı? Ben o yılbaşlarında ve doğum günlerinde yeni kararlar alan ve hayaller kuran sıradan insanlardan biriyim...

İki yıl önce kırk yaşında da bir doğum günü yazısı yazmıştım; orada istediklerimin çoğunu hala gerçekleştiremedim; zira para ile yapılacak olanlardı onlar ve biz bu süreçte tam dibe vurduk maalesef...

Kendimle barışma süreci fena gitmedi ama...

Kırk bir kırk iki yaşım arasındaki en önemli olay Şubat- Haziran arasında bir devlet ilkokulunda ücretli öğretmenlik yapmamdı.Çok önemli bir deneyimdi benim için, artık daha çok çocuğum var, en azından birkaçının hayatında ufak da olsa etkiler bıraktığımı zannediyorum; Allah bütün çocuklara güzel yazılar yazsın...

Pek çok iş başvurusu yaptım, daha sonuçlanmadı; ama inanıyorum , bir iş bulacağım...

Yine taşınacağız, artık kiracılıktan ve taşınmaktan kusmam gelse de yapacak bir şey yok; belki iyi olur bu sefer...


Bu yaz tatilini biraz sıkıntıyla ve bekleyişle geçirdim; en verimli anlar ise http://www.dogancuceloglu.net/ teki
videoları izlediğim anlardı...Çok güzel ve_ pek çok kişi için de olduğuna eminim _çok yararlı bir program...Kusurlarımı yakalıyorum bazen ; ama bazen de yaşasın doğru yapıyormuşum duygusuna kapılıyorum...

Aslında bambaşka şeyler yazacaktım sanki...

Kırk iki yıl önce Çiftehavuzlar'da oturan çok güzel ve zarif bir genç kadınla yakışıklı kendi işinin sahibi genç bir adamın kızı olarak Zeynep Kamil Hastanesi'nde 4.5 kiloluk tatlı ve tombik bir bebek olarak hayata parlak bir başlangıç yaptım. Üç yıl her şey çok iyiydi herhalde, sonra annem kanser oldu ve ben dört yaşındayken vefat etti...Sonrasında hayatım babaannem, dedem, babaannemin annesi ve benden yirmi yaş büyük küçük halamdan oluşan ailemin yanında geçti...

Şimdi fark ediyorum güzel yıllarmış, ideal değil bir çocuk için ; ama olabileceğin çok iyisi...

Yıllarca çevremizdeki yaşlı insanlarla annemin yaşını toplayıp böler, niye hayatın bu kadar adaletsiz olduğunu sorgulardım...Benden uzak olduğu için babama kırılırdım...Artık geçmiştin bahsetmek hiç istemiyorum; ama o beni ben yapan geçmiş ve var silinmiyor...

Babaannemle dedeme beni büyüttükleri için minnettarım, onları çok büyük sevgiyle ve özlemle anıyorum; lakin onlar da pek çok ailenin çocuklarını büyüttüğü gibi _korurken ve yasaklar koyarken_ "muhtaç ve yapamayan" çocuk olarak büyüttüler, ben bunu sonradan kırabilirdim ; ama kolaya kaçtım belki de...Dedem "her boyayı boyadık fıstiki yeşili kaldı" derdi, şimdi ana renkleri bile tamamlayabildiğimden emin değilim...


Şimdi hayat beni  42 yaşımdayken "Artık ben de yapabilirim" demek zorunda bıraktı...Bu süreç şimdi sancılı olsa da ; ileride bunun için şükredeceğimi düşünüyorum...

Yıllar evvel bir ortamda o da çok korunaklı yetiştirilmiş ve yüksek öğrenim almak için bile mücadele vermek zorunda kalmış bir genç kız "Yaş  değil yaşanmışlık önemli" demişti...Çok doğru, ben de kırk iki yaşındayım artık ; ama hayat tecrübesi ve donanımı olarak çok gerideyim pek çok yaşıtımdan...

Çok şükür ki anne oldum; bu Allah'ın bana en güzel hediyesi...Annelik hem çok büyük bir sevgiyi yaşama alanı hem de büyük sorumluluklar gerektiriyor....Fena da değilim sanki annelikte , kızlarım muhteşem olduğumu düşünüyorlar çok şükür, onlar gibi şahane iki yavruya annelik yapmak harika bir şey...Eşim ve iki kızımla birlikte sevgi dolu bir aileyiz...

Yazmak istediğim bir şey daha vardı , onu da yazmadan geçmeyeyim, yukarıdaki yazdıklarımla doğal bir bağlantı kuramasam da...

Çocukken ve gençken çok iyi bir insan olmak ve çok sevilmek isterdim. Liseden çok sevdiğim bir arkadaşım
lise sonda hatıra defterinden biraz daha özel olan defterime "...Açıkça söyleyeyim hakkındaki ilk izlenimlerim olumsuzdu. Hareketlerin bana yapmacık, herkes tarafından sevilir olmak için yapılmış birer rol gibi geliyordu...Sanki müşfik anne rolündeki Adile Naşit gibiydin.Bu durumda ister istemez kendimi senden uzak tutma durumunda kaldım. Ama içimde bazen var olduğunu hissettiren vicdanım beni bir türlü rahat bırakmıyor sevgiye olan ihtiyacından böyle davrandığını tahmin ettiğim..." yazmıştı. On sekiz yaşındaki bir delikanlı ne güzel teşhis etmiş değil mi? Bu teşhisi dikkate almıştım sanırım; ama sevilmek için çok sevmek ve çok fedakarlık etmek gerektiği gibi bir durum yıllarca devam etti hayatımda...Annesiz olunca koşulsuz sevgi de olmaz gibi bir şey belki...

Anneliğimle önceliklerimin değişmesi epey iyi oldu bu bağlamda, hep bir kişisel gelişim içinde olma çabam da işe yaradı elbette ...Artık okumadığım ve hoşlanmadığım ; ama bir dönem çok sevdiğim ve takip ettiğim Hıncal Uluç da bir yazısında "...ben dualizme inanırım, insanı seven kadar sevmeyen de olur hayatta.." gibi bir şey yazmıştı, o da çok işime yaradı açıkçası...

Şimdi beni sevene Allah razı olsun, sevmeyene ve umursamayana Eyvallah diyorum; gerçi çok şükür sevildiğimi çok hissederim, hiç doğmamış olmayı dilediğim zamanlar olsa da "Vardır Yaradanın bir bildiği " deyip yoluma devam edeceğim ; kırk yaş doğum günümde olduğu gibi Allah'tan iyi bir otuz yıl daha dileyip kendi doğum günümü kutluyorum, e iyi ki doğdum bari...


NOT: Yazının başlıkla bir ilgisi olaydı bari değil mi? Bu sabah bir arkadaşımın feysteki paylaşımı üzerinden ilk aşkım Elvis'i dinledim, sonra hayatını okudum, youtubedan başka şarkılarını da dinledim sonra; 42 sinde ölmüş yakışıklı ve sıradışı adam; şarkıları hep dinlensin ve ışıklarda yatsın...Doğum günüm de 21 Ağustos, yazımı bir gün önce yazmış oldum...








15 Ağustos 2014 Cuma

ELİNİ TUTAN MI VAR?



İçimdeki potansiyeli nasıl dışarı çıkaracağımı bilemem ve bu beni hep rahatsız eder.

Akşam arkadaşlarımla buluştuğumda buna benzer bir şey konuşurken neden blogumu aktif kullanmadığıma geldi konu...

Kederini yazabilirsin dedi can dostum...

Bu hafta çok üzgündüm çünkü, bir çıkış noktası bulamadığım , hiçbir iş başvurum olumlu sonuçlanmadığı için...En kötüsü de dua etmekten bile vazgeçme noktasına gelmek ve umutsuzluğa kapılmaktı...

Gerçi çıkardım kendimi umutsuzluktan, işe yaramıyordu çünkü...

Keder yazmak istemem ben, neşe saçmak isterim...Hep olmuyor elbette...

Ayıplanmaktan korkmak, güçsüz görünmek istememek, birilerini kırmaktan korkmak vs. vs.

Neşe hayatımın içinde hep var aslında, hele şahane kızlarım; onlar çıkarmamı kolaylaştırıyorlar dışarı içimdeki komik ve coşkulu kadını...

Bu hafta bir gece büyük kızımla sohbet ederken bir yandan da gözyaşlarımı tutamıyordum; ama konuşurken akıllı meleğimin benle paylaştığı bilgiler bir sohbet konusu açtı , sonra atlasa baktık konuyla ilgili , sonra alakasız bir geyik doğdu aramızda, şimdi eğleniyoruz İskandinav isimlerimizle ...

Kocam çok katılamıyor eğlencemize , o erkekliğin getirdiği ağır yükü bırakamıyor bir türlü ; hiç katılmıyor da değil hani; ama yazık hepimize , ne gereksiz yükler taşıyoruz.

Bu aralar http://www.dogancuceloglu.net/ ten program tekrarları izliyor ve Doğan Cüceloğlu'nun Savaşçı kitabını okuyorum; gerçi kafam çok dağınık olduğu için çok yavaş gidiyorum, kendimi de kendim olmayanları da anlamakta çok faydalanıyorum; lakin öğrenecek çok şey var daha...

Hep böyle diyorum, sonra yapmıyorum ;ama bugün bir milat olur inşallah ve artık çok -pek çok yazı yazarım...

30 Haziran 2014 Pazartesi

evkadinikitapyazsakachyazar: AH NE YAZSAM NE YAZSAM ...

evkadinikitapyazsakachyazar: AH NE YAZSAM NE YAZSAM ...:   Bu blogu ilk oluşturduğumda bu kadar az yazı yazmayı öngörmemiştim elbette...Ama yok bunu yazmayayım saçma olur, bugün moralim bozuk s...

AH NE YAZSAM NE YAZSAM ...





  Bu blogu ilk oluşturduğumda bu kadar az yazı yazmayı öngörmemiştim elbette...Ama yok bunu yazmayayım saçma olur, bugün moralim bozuk sıkıntılı şeyler yazarım, şunu yazarsam birileri üzülür gibi gerekçelerle kendi duvarlarıma çarpa çarpa yılda birkaç yazıyı geçememişim...



  En son yazımın üstünden neredeyse beş ay geçmiş...Oysa ki benim hayatım o süreçte biraz değişti...Belki de birazdan biraz fazla :)



O yazıyı yazdığım dönemde eşimin iş girişiminin suya düştüğünü idrak etmemizin üzerinden az bir zaman geçmişti. Umudumuzu kaybetmiş ve şaşkındık.Ben çalışmaya karar vermiştim; ama o güne kadar çalışmamış olduğumdan Almanca Öğretmenliği diplomamla iş arayacaktım ve bulsam bile ancak Eylülde işe başlayabilirdim...yatarken ağlıyor kalkarken ağlıyordum...Liseden bir arkadaşımız hastanedeydi; ona da ağlıyordum , velhasılı kelam sıkıntılı bir dönemdi...



Oniki Şubat Çarşamba günü halamlar, ben, kayınvalidem Eyüp Sultan Camii'ne gittik, eniştemle kayınvalidem namaza girdiler , biz de halamla camiin içine girip dua ettik, ben aileme , akrabalarıma , hastanede yatan arkadaşıma ve can arkadaşım Saadet'e ve ailesine, bekar arkadaşlarıma, çocuk isteyen arkadaşlarıma ve o anda aklıma düşen pek çok kişiye dua ettim; Allah'ımdan bana bir yol açmasını diledim...Kendimi çok iyi hissettim, dualarımın kabul olacağına dair bir huzur oluştu içimde ...Hayatımda özel bir gündü...



Aynı akşam daha önce bana ücretli öğretmenlik yapabilirsin diyen, annesi Milli Eğitimde olan arkadaşımı aradım; aynı liseden mezun olduğumuz arkadaşımla da daha geçen yaz dernek toplantılarında tanışmıştım, o bana _zaten ertesi günde okulda bir etkinlikte görüşecektik_ perşembe akşamı gerekli evrakları 

söyledi, Cuma günü muhtarın doğru yol göstermesi sayesinde çok kolayca evrakları hazırladım ve pazartesi saat onda Beyoğlu Milli Eğitim'e gittim...


 Saat onda Beyoğlu Hükümet Konağındaydım ve saat 12.40'ta Kasımpaşa Ahmet Emin Yalman İlkokulu'nda 2-H sınıfının öğretmeniydim ve şaşkındım...


Yazı böyle pattadanak bitmez ; ama o aynı günü baştan anlatarak ayrı başlıkla bir yazı daha yazmalıyım; şimdilik hoşçakalın yüzbinlerce takipçim :)...