Bir dönem Grey's Anatomy dizisini düzenli olarak izlerdim, çok başarılı bulur ve beğenirdim.Geçen yıl çalışmaya başlamamın ve muhtemelen sıkılmış ( muhtemelen diyorum, hatırlamıyorum çünkü) olmam nedeniyle düzenli izlemeyi bıraktım.Birkaç gündür de _geçen yıl dizideki ana karakterlerden birinin öldüğünü öğrenince_ tekrar bölümlerini izliyorum. İyi ki bugünkü bölümü izledim, çok güzeldi bence, çok anlamlı, çok iyi yazılmıştı...
İstisnai durumlar olur belki ama, ölümler acı verir - doğumlar sevinç ve mutluluk
ayrılıklar üzücüdür - kavuşmalar sevindirici...
Hayat acılar verir , değişik şekilde baş ederiz veya edemeyiz
hayat mutluluklar sunar, aslında onlarla da değişik bir ilişki kurarız; kimimiz farkında olmayız kaybetmeden; kimimiz tadını çıkarırız ; kimimiz içine ederiz o mutluluğun sonra da acısını çekeriz ...
Sevgi kelebeği gibi bir yazı yazmak değil amacım, öyle de bir duygudurumu içinde değilim şu anda...Yazmak istedim sadece...Bu sabah bir arkadaşım iş yerinde güne yeni başlıyorken asansörde yine kendim söyleyip kendim kahkaha attığım bir durum karşısında "Sen nasıl böylesin?" diye sordu.Ben de enerjimi yüksek tutmazsam çok kötü dibe vurabileceğim için böyle olduğumu söyledim. Sonra öğle yemeğinde sohbete devam etme fırsatımız oldu iki arkadaşım daha yanımızdayken , şu anki sıkıntılarımdan bahsettik biraz, ama olumlu geçen , gülüşlerin eşlik ettiği ve olumlu biten bir sohbet oldu. Sonrasında ara ara düşündüm yine ; aslında şu anki Begüm olmamda yaşadığım her şeyin etkisi var elbette ; ama hayatımda çok güzel ve çok doğru şeyler olmasının da etkisi var...Yine de en büyük etken Allah'ın bana bir lütfu olan neşeli bir insan olmam , böyle yaratılmışım galiba ve bu hayatımı çok yaşanılır kılıyor...Benim gibi çatlak yaratılışlı insanlar mutluluğu ve neşeyi üst noktalarda yaşayabildikleri gibi tam tersini de yaşıyorlar; çok şükür ki olumlu yanım ağır basıyor.
Bugünler ülkemizin kapkara günleri, artık gündeme çok odaklanmıyorum, neşeli bir insan olduğumdan bahsettim ; fakat bazı durumlarda insan neşesini sonsuza kadar kaybedebilir, bir gün bir an bile gülse suçluluk duyabilir; bunu yaşıyor şimdi insanlar ve saçma sapan nedenlerle... Daha çok acı yaşanmamasını diliyorum, elimden bir şey gelmediği için suçluluk da duyuyorum...
Ay işte içimden geldi yazdım; edebiyat konusunda bir deha olmadığım aşikar...Güzel günler olsun hepimizin hayatında; coğrafya kader olmasın, ölümün hayırlısı olur mu olur, savaşarak veya savaştan kaçarken ölümlerin olmadığı günler olsun...
16 Eylül 2015 Çarşamba
30 Mayıs 2015 Cumartesi
BENZER HAYALLER-2
Eveeeeeet, aslında evet diye metin başlamaz; ama başlıyorum gitti...Şu anda saat 00.25 ; 2015 ;Mayıs'ın 31'i ...Artık dün olan gün; alarm kurmadan kalktığım , kafamda yapmak zorunda olan bir şeyin stresi olmadan geçirdiğim bir gündü...
Şu anda olan ve unutmadan not düşmek istediğim bir şey var. Büyük yavrumla küçük odadayız, küçük televizyonda İZ TV açık, İKİNCİ YENİ belgeselin adı ve Turgut Uyar ile Edip Cansever'i merkezine alıyor program. Güzel yavrum bana şu soruyu sordu: Şiir anlamak için çok şiir okumak mı gerekir, yoksa edebi olgunluğun oluşması yeterli midir?
Ben de "sen bu lafı ediyorsan anlarsın" dedim , şu an sabahki enerjimden eser kalmamış olmasına rağmen içim gururla dolarak, onaltı yaşındaki Ece'me...
Uğur Polat konuşuyor şimdi , "Ben Ruhi Bey Nasılım"ı oynamıştı ve Devlet Tiyatrosu'nda yanlış hatırlamıyorsam Aziz Nesin Sahnesi'nde izlemiştim ( 94/95 Tiyatro sezonunda yirmi , bir yıl sonra on oyun izlemiştim; sonra iki yıl daha beşin üzeri onun altı oyun izledim; ne yazık ki bugüne kadar onaltı yılda o dört yılın toplamına yaklaşamadım bile, o dönemin bana çok şey kattığını düşünüyorum; yine hayatın güneşli yüzüne , sanatla dolu günlere kavuşacağımı umuyorum)...AKM açıktı düşünebiliyor musunuz , AKM'ye hasret kaldık...Bu oyunu izlemiş olduğumu hatırlamak da beni sevindirdi...
İlk yazımda bahsettiğim hayale dönecek olursak...İlk yazımda belirttiğim gibi erken uyandım , biraz yatakta cep telefonundan sanal medyaya girerek oyalandım; sonra kalktım çamaşır makinesini ve bulaşık makinesini çalıştırdım, Ece ile eşim uyuyorlardı, minnoş Mine'm dün koristi olduğu koronun konserinden sonra halamda kalmıştı...Tiroid ilacımı içtim , su kaynattım; ekmek, üçgen peynir,zeytin ve sallama çay ile televizyon karşısında kahvaltıma başladım, önce Dizimax Comedy'de bir diziye baktım biraz, sonra izleyecek bir şey ararken ilk yazımda afişini paylaştığım yaklaşık yirmi dakika önce başlamış filme takıldım ( Güzel bir ifade olmadı; affımı rica ediyorum :] ) . Filmde bir sahnede kaçırılmış olan adamın eşi adamın sevgilisinin evine gidiyor. Takıldığım şey konudan çok bağımsızdı, sahnenin geçtiği salon dekorunu çok beğendim ve ev hayalleri kurdum iki dakikada , sabah hayal çok hoşuma gitmişti; ama şimdi hiç bahsetmek istemiyorum...Allah insana ulaşamayacağı hayali kurdurmaz, diye bir şey duymuştum, biraz evvel googleladım
"Allah, nasip etmeyeceği şeyin hayalini kurdurmaz." /Hz. Osman
bir blogda bu sözü buldum, Sayfada da İnşirah Duası paylaşılmıştı...Allah hepimizin hakkında hayırlısın versin. Okuduğum, yazdığım ve çeviri yaptığım boğaz manzaralı kendime ait küçük bir ev , ailemle yaşayacağım konforluca tapusu da bize ait büyükçe bir ev ve güzel bir yazlık hayal ettiydim...Sağlıkla ve hayırlısı ile belki bir gün...
Her ne kadar günümü dinlenmeye ayırmaya çalışsam da ve arada küçük bir öğleden sonra şekerlemesi yapsam da , bir sanal market alışverişi, iki posta çamaşır, arada bir çay saati,küçük odanın süpürülüp, silinip tozlarının alınması , tuvalet temizliği, kıymalı spagettili ve şaraplı çok geç bir akşam yemeğini günüme sığdırmayı becerdim. Çay saatinde de Ece'mle sohbet ettik ve "Forever" diye bir dizi izledik, çok beğeniyorum Amerikan dizilerini, bir gün en azından bir dizi için bir senaryo grubunda yer alabilmeyi diliyorum.
Akşam yemeği için ben giyindim, takılandım ve göz makyajı yaptım, beni görünce Mine de giyindi ( Eşim minnoşumu akşamüstü dışarıdaki işini bitirdikten sonra almıştı , okurum da benim gibi takıntılı ise onun yokluğunu fark etmiştir :] )...Fakat bizden başka üzerini değiştiren olmayınca ve LİG TV eşliğinde yemek yiyince benim yemeğim kısa sürdü...Şarabıma Facebook eşliğinde devam ettim...Gerçi kadeh kaldırma ve methiyeler oldu ; ama duygudurumu kanal değiştirince bir müddet o kanalda kalıyorum :) Sonrasında yukarıda bahsettiğim şiir ve tiyatro ikilisi ile mutlu oldum; lakin AKM aklıma geldiği için ve ülkece içinde bulunduğumuz her açıdan, ama özellikle sanat açısından sisli , puslu, karanlık , soğuk, fırtınalı koşullara yine yeniden canım sıkıldı...
Bu yazıyı da seksenlerin sonu doksanların başındaki özel televizyonların ilk canlı yayınları tarzında yazmış bulunuyorum; ama bu STAR TV değil de TELEON tadında oldu biraz, tevellütü tutanlar hatırlar :)
İyi geceler dilerim herkese , ben biraz daha ev işi yapıp yatacağım...Herkese önce sağlık, beraberinde varlık ve neşe diliyorum...O kadar canlı yayın yaptım , bari kapanış da TRT'den gelsin :
ŞEN VE ESEN KALIN!:)
BENZER HAYALLER - 1
Bugün yazım kurallarına dikkat etmeden , shifte basma zahmetine girmemek için cümle içindeki özel adları da büyük harfle yazmadan kendimi mümkün olduğunca rahat bırakarak bir yazı yazmak istiyorum. Şimdi başlıyorum :
Cumartesi, saat 11.07, 2015'in otuz mayısı...
Uzun zamandır ilk defa bir cumartesi belli bir işim yok...Saat kurmak zorunda değildim.
İnsanların hayatlarının akışı içinde , içinde bulundukları hal ve şartlara göre onları mutlu eden şeyler değişiyor. Bu cep telefonunun alarmını kapatma olanağı da beni ziyadesi ile mutlu etti dün gece ( dün gece yazınca aklıma "dün gece hiç tanımadığım bir erkeğe..." şarkısı geldi; neyse konumuzla hiç ilgisi yok, ama bu satırı seslendirdim tahmin edersiniz, EQ patlaması yaşayacağım, farkındaysanız shifte basıyorum arada, yılların dilsel takıntıları bir anda bitmez elbette...) ... Sabah ne oldu, yedi yirmi sularında uyandım..........Olsun alarm çalmadı yaaa...
Saat şu anda 11.42; çünkü bir ev işi arası verdim, çamaşır telindeki çamaşırları topladım, kendilerini salondaki ütü masasının üstüne teslim ettim; sabah makineciğime yıkasın diye bıraktığım çamaşırları çıkarıp astım .Bir sürü kirli çamaşırdan mümkün olduğunca rengi ve dokusu biribirine uygun olanları seçerek ve Dr. Beckmann renk mendiline de güvenerek makineciğimi tekrar çalıştırdım.
İşte çamaşır operasyonlarımın kahramanlarından biri bu mendil, gerçekten renklerin birbirine karışmasını büyük oranda önlüyor, tabii hiç yıkanmamış kırmızılarda filan denemeyin; bir gün blogum çok meşhur olacak ve kullandığım bütün markalar bana sponsorluk ve reklam verecek :)Sponsorluk demişken makinem Beko, demin kullandığım renkliler için olan deterjan Tursil; ama başka markalara da açık olduğumu belirtmek isterim. Kıyafette de tercihim FAİK SÖNMEZ ve Christine Cotton Club...
Evet, zevzekliğimi de yaptıktan sonra yazıma dönebilirim, ne kaaa zevkle okuyorsunuz değil mi, yıllar evvel ilk özel televizyonların yaptıkları canlı yayınlar tadında bir yazı yazıyorum...
Şimdi ara verip yazımın ilk bölümünü yayınlayacağım, inşallah ikinci bölümde sabah seyrettiğim filmden , filmle hiç alakası olmayan ; ama izlerken oradaki bir salondan dolayı tekrar canlanan ev hayallerimden bahsetmeyi unutmam, şimdilik hoşça kalın...
23 Ocak 2015 Cuma
KARDEŞ GİBİ SEV BENİ
Dün Müzeyyen Senar'ın yorumladığı "Dalgalandım da duruldum " şarkısını dinlerken birden şu sözlere aydım : Aşık gibi sevmezsen, kardeş gibi sev beni...
"Bu ne ?!!!! "dedim içimden ," öyle şey mi olur ? " Ve yıllardır nasıl bu sözleri fark etmediğime şaştım...
Aşık gibi sevmezsen kardeş gibi sev beni... Aşık olduğun insanın seni kardeş gibi sevmesini nasıl istersin ki? İsteme öyle bir şey bence, kardeş gibi sevecekse hiç sevmesin daha iyi...Hadi çevrende olmasını istiyorsun diyelim, uzak durmak hiç istemiyorsun...O zaman bari arkadaş gibi sevsin, hiç yoktan iyidir; üstelik o şekilde bir ihtimal daha olur ;)
4 Aralık 2014 Perşembe
27 Kasım 2014 Perşembe
ARTIK EV KADINI OLMASAM DA...
Ah çok şükür bilgisayarımın başına oturdum ve yazıyorum...Son iki yazımda iş bulduğumdan bahsetmişim...15 Eylül'de okullar başladı ve ben de işbaşı yaptım...O kadar heyecanlıydım ki ... Ben ve İtalyanca öğretmeni arkadaşım part time olarak işe girmiştik; fakat okulda bu yıl kayıt yoğunluğundan dolayı sınıf sayısı arttığı için doğal olarak ders sayısı da arttı ve ikinci gün kadroya geçtik...Zor geçen birkaç yılın ardından güzel gelişmeler
oluyordu hayatımda...Yaklaşık bir ay daha önceden part-time'a göre ayarlandığı için haftanın ilk üç gününde 23 dersimi tamamlıyordum...Belki de böylesi iyi oldu, tavana yaklaşmış kaygı düzeyimi daha da arttıracak boşluk kalmıyordu arada...Sabahları altıya kursam da saati bölük pörçük uykumun ardından beşbuçukta zınk diye uyanıyordum...Aaa bu arada 15 Eylül'de işbaşı yapmamın altı gün sonrasında bir de evi taşıdık...Beylikdüzü'ne değil ( Önceki yazıda orada ev bakacağımızı yazmıştım) Bahçelievler'e taşındık neyse ki...
Ev taşımayı sevmediğimi daha önce de belirtmiştim sanırım; bundan sonra bir mucize olur da kendi evimize taşınırız inşallah...Mucizeler oluyormuş çok şükür...
Bayram sonrasında ders programımız beş güne yayıldı , etütler, nöbetler ve sınav görevlendirmeleri ile hala tecrübesi az olsa da bir öğretmendim artık...
Saçım kısaldı, rengi değişti, gardırobum yenilendi...Bana "Hocam" ya da "Frau Sezer" diye hitap ediliyor ... Hala şaşkınım, heyecanlıyım, kısa sürede bu kadar değişikliğe uyum sağladığım ve kendimi dönüştürme gücü bulduğum için gururluyum...Bazen de çok zorlanıyorum, ev düzeninde sıkıntı yaşıyorum , sinir basıyor ; ağlıyorum, göz yaşlarımı siliyorum ve yoluma devam ediyorum...
Doğal olarak pek çok insan da girdi hayatıma, öğretmen mesai arkadaşları, öğrenciler ve veliler ...İnsan ve iletişim delisi biri olarak bu durum beni rahatsız etmiyor elbette; ama onları ediyor mu bilemem tabii :)))
22 Kasım gecesi okulumuzun Öğretmenler Günü kutlaması vardı, çok eğlendik; yalnız o gün boyattığım kızıl saçlarım akmasaydı gece benim için biraz daha zahmetsiz olacaktı ya neyyyseeeee...Çok eğlendik İtalyanca'cı arkadaşımla , kendisi benden 16 yaş küçük, bu anlaşmamıza engel değil tabii...Burcumuz ve yükselen burçlarımız aynı bu arada...Yeşim Salkım'ın bana mikrofon tutması da beni ziyadesiyle memnun etti tahmin edersiniz...(Böyle diyorum; çünkü genelde arkadaşlarım okuyor blogumu; arkadaşım olmayan binlerce okurum için belirteyim ki şarkıcı olamamış olmak içimde bir yaradır :] )
Kendileri bu konuda çok mütevazı olsalar da işe girmeme vesile olan iki kişiye buradan tekrar şükranlarımı sunuyorum, biliyorum ki onlar yazılarımı da okurlar...
Çok iyi bir yazı olmadı ; çok içime sinmedi ; ama artık yoğun bir kadınım ( ve kendimi güldürüyorum hala çok şükür ) silip baştan yazamayacağım; idare ediverin artık...
NOT : Cumartesi'nin ardından Pazartesi ilk Öğretmenler Günüm için çok heyecanlıydım, hevesim kursağımda kaldı biraz...Ama benim küçük meleğim, öğrencim de oldu bu sene, eve gelince bana kağıttan bir çiçek ve kart hazırladı...
İkinci Not : Yine başlığı açıklama ihtiyacı doğdu , artık ev kadını olmasam da blogumun adını değiştirmiyorum, başlık bu yüzden böyle oldu :)...
3 Eylül 2014 Çarşamba
Eylül de geldi...İş heyecanı vs....İç disiplin bir de...
Kendimi disipline etmenin yollarından biri olarak blogumu da kullanacağım...
Her gün yazsam iyi olur tabii, ama işte içimden gelmesini istiyorum, bir şeyleri yapmanın içimden gelmesini beklemek de disiplinli bir durum olmuyor yani...
Aaaaaaa ben niye disiplinin hiç sözlük anlamını bakmadım ki sanki...
| disiplin isim Fransızca discipline |
|---|
| 1. isim Bir topluluğun, yasalarına ve düzenle ilgili yazılı veya yazısız kurallarına titizlik ve özenle uyması durumu, sıkı düzen, düzence, düzen bağı, zapturapt "Bu belki de ordu için şart olan disiplin ruhunu bende bulamamış olmalarındandır." - R. N. Güntekin |
| 2. Kişilerin içinde yaşadıkları topluluğun genel düşünce ve davranışlarına uymalarını sağlamak amacıyla alınan önlemlerin bütünü "Bazı kibar semtlerde ve Beyoğlu'nda bu disiplin biraz gevşerdi." - F. R. Atay |
| 3. Öğretim konusu olan veya olabilecek bilgilerin bütünü, bilim dalı |
Yıllar önce Sevgi Soysal'ın Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu adlı kitabını okuduğumda , yazarın anlattığı hapishanedeyken sabah kalkıp spor yapması ve sonra hortumla soğuk suyla duş alması ile ilgili anıları beni çok etkilemişti...
İç disiplin zaman ve mekan tanımaz herhalde , içten gelen ve kendinize hakim olmakla ilgili bir şey herhalde...
Mazeret neden dedim?
Sözlükteki karşılık kesmeyince Google'da iç disiplin diye aradım; üçüncü seçeneği seçtim okumak için , rastlantısal olarak değil KİGEM sayfası olduğu için...Karşıma şu yazı çıktı :
http://www.kigem.com/cagimizin-vebasi-ifne-kanser-nede-aids-sadece-ve-sadece-mazeret-bulma-hastaligii.html
Mouse ile üzerini tarayıp sağ tıklarsanız adrese git seçeneği var, blogda adres paylaştığımda doğrudan tıklanmıyor nedense, Facebookta paylaşıldığında doğrudan açılıyor..
Burada Psikolojik Danışman Ahmet Yıldız "Mazeret Bulma Hastalığı" ndan söz ediyor. Hastalığın ilaçlarından beşincisi ise
5. İç disiplin sahibi olmak:
Başarıya ulaşmak için bir takım fedakarlıklar yapmalısınız. Akşam geç yatmalısınız. Daha az uyumalı daha çok çalışmalısınız. Eğlenceye ayırdığınız zamanı kısıtlamalısınız. Bu fedakarlıkları yapmak zannedildiği kadar kolay değildir.
Çünkü bu alışkanlıklar kendini koruma altına almıştır. Sizin her hamlenize cevap vermektedir. Öyle olmasaydı ders çalışmanız gerektiğini bildiğiniz halde sinemaya gider miydiniz ? Bitirmeniz gereken bir raporun olduğunu bildiğiniz halde akşam eğlence mekanlarını dolaşır mıydınız ? Yapmanız gerektiğini bildiğiniz halde bir faaliyeti yapamıyorsanız bunun nedeni sizde bir “iç disiplin” sorunun olmasıdır.
Yani sizde başka bir ifadeyle “iradenize sahip olamama” sorunu vardır. Mazeret hastalığına yakalanmış insanlarda yüksek düzeyde “iç disiplin” yetersizliği vardır. İç disiplin sahibi olabilmenin yolu insanın duygularına ve fizyolojisine sahip olabilmesinden geçer.
şeklinde verilmiş; aslında diğer dört madde de iç disiplin ile ilgili bence ; ya da o dört madde de benim kafamdaki soruya cevap veriyor ;"nasıl şu kıvrılıp yatma isteğimden kurtulurum?" sorusuna...
Ay amma uzadı değil mi yazı? Nereden nereye geldi yazı...
Amacım can sıkmak değil, sorularıma aradığım cevapları paylaşmak...
İş Heyecanı
Yazım demin başka bir yere gitti ; iyi de oldu...Başlığa da ekleme yaptım sonradan...Ben yeni girdiğim işimde part- time kadrosunda olduğum için görevim de okul başlayınca başlıyor; ama dün gitmem gerekti ; çünkü yıllık planda benim vereceğim Almanca derslerinin de_ işte hangi sınıfta hangi ünite hangi tarihler arası işlenecek , hangi kitaplarla vs._ yer alması gerektiği için , benim de gidip bunu sisteme işlemem gerekti. Tecrübeli birinin iki saatte yapacağı işi ben beş saatte filan yaptım , çok heyecanlıydım, ter bastı vs. ; yardım da aldım, tecrübesizlik kötü tabii, ama herkesin geçtiği yol herhalde...Okul ortamı güzel ama, her şeyin güzel olacağını düşünüyorum, zorluklara da göğüs gereceğim, çare yok...
Üzgünüm
Üzgünüm; çünkü geçen gün lisemizin mezunlarından ('92 mezunu) birinin vefat ettiğini öğrendik, tanımıyordum, ama genç ölümler her zaman acıdır , hele ki ardında annesiz çocuk/çocuklar kalıyorsa ; facebook hesabından fotoğraflarına baktım, çok güzel bir ailelermiş, Allah geride kalanlara büyük sabır versin, Ceyda'nın mekanını cennet etsin, ben (annemi dört yaşında kaybettim) annemin beni koruduğuna inanırdım, öyle bir şey varsa o da yavrularını oradan korusun inşallah...
Kendi kendini ağlatan blog yazarınız olarak Allah hepimizi korusun, iyi günler göstersin demekten başka ne gelir elden ???......
31 Ağustos 2014 Pazar
SEVİNCİ DE PAYLAŞMAK...
Dün yazdığım yazıda arkadaşlarımın isimlerinin ilk harfini yazmıştım; özel hayata saygı bağlamında :)...
Üç ayrı geri bildirim aldım bu konuda, fazla hassas davranmışım herhalde...
Aysun blogumu her gün yazmam konusunda ısrarcı :)
Benim de bugün çok canım istemiyor açıkçası; ama boş geçmeyelim madem günü...
Bu hafta çok güzel bir şey oldu ve...
İşe girdim...
Pazartesi bir özel okuldan aradılar, ilköğretim düzeyinde Almanca Öğretmeni aradıklarını; ancak part time çalışan bir öğretmen alacaklarını söylediler; salı günü görüşme için sözleştik, salı ilk görüşmemi, çarşamba da Müdire Hanım ile ikinci görüşmemi yaparak işe alındım. Küçük kızım Mine'yi de okula kaydettik; çok büyük bir şaşkınlık, sevinç ve koşturma içinde geçirdim haftayı...
Kafamdaki bir sürü belirsizlik de kalkmış oldu böylece...
Kederimi paylaşıyorsam sevincimi de paylaşmalıyım elbette...
Artık iş hayatı içinde olacağım için daha aktif bir hayatım olacak, bloguma da daha çok malzeme çıkacak ...
Şubat- Haziran arasındaki sınıf öğretmenliği deneyimimi de yazamadım henüz...Ona özel bir zaman ayırmalıyım, yakın zamanda kendime bu ödevi de veriyorum...
Beni ve ailemi yoğun günler bekliyor _ev sahibinin oğlu hakimmiş ve İstanbul'a tayin olmuşlar, galiba Nisan'da çıkmamızı istediler, ama okul bitmeden çıkamayacağımızı söylemiş eşim ( bu arada onsekiz senede yedinci eve taşınmış olacağız) ; evden çıkmamız talep edildiğinde bu dairede daha ikinci yılımızı doldurmamıştık; neyse detayda boğuldum yine :D _yarın Beylikdüzü'nde ev bakmaya başlayacağız, inşallah en geç hafta sonu da taşınabiliriz...
Şu anda neşeli bir ruh hali içinde değilim, üzgün de değilim çok şükür; ama komik bir şey çıkmıyor yazıdan ( bıııııııırrrrrrrrrrrr) , o yüzden çok uzatmadan Allah hepimize iyilikler versin ve dün atladığım geçmiş Zafer Bayramımız da kutlu mutlu olsun, ben Sırrı Süreyya Önder gibi maalesef değil Yaşasın Türk olduğum için benim için 23 Nisan- 19 Mayıs- 30 Ağustos ve 29 Ekim kutlanacak bayramlar...
30 Ağustos 2014 Cumartesi
HER GÜNE BİR ...
Her güne bir blog yazısı ...
Başlığın tamamı böyle olabilirdi ; ama o zaman gizemli (tırınııııınınııııııııııııııııııım) olmazdı...
Son on günüm öyle bir inişli çıkışlı geçti ki...
Bu arada kafası karışık blog yazarınız olarak :) başlığı açıklayayım...
Arkadaşım A. ki kendisinin sertifikalı yaşam koçu olma özelliği de vardır ; her gün yazmam gerektiğini söylüyor...Ben de kendisini dinlemeye çalışacağım...
Neyse en son 20 Ağustos'ta yazmıştım; ertesi gün doğum günümdü ( ki bu yazıdan anlaşılıyordu ), doğum günüm sabah canım arkadaşım N.'nin sürpriziyle başladı , önceden de telefon etmişti ve telefonda evde misin şu anda diye sormuştu; ama çok ihtimal vermedim geleceğine...Mutfağa girmiş, müziği açmış mutfağı topluyordum (bu konuda da bir gün yazarım, ev işi sevmem , müzik eşliğinde daha kolay oluyor ), belli belirsiz bir zil sesi geldi , ama kapının çaldığını anlamadım, biraz sonra mutfak kapısı tıklatıldı, "Aaaaaaaaaaaaaaaaaa! " N. elinde üzerinde doğum günü mumu yanan bir pasta ile duruyor (İsmailcim açmış kapıyı - İsmail de ben de bir şıkız - ev yıkılıyor zaten) utansam mı sevinsem mi ağlasam mı gülsem mi şeklinde canım arkadaşımı karşıladım. Elbette çok sevindim ve kendimi çok iyi hissettim ; kahve içtik sohbet ettik, pasta yedik N. gitti...

Söylemesi ayıp facebook yıkıldı yani mesajlarla, telefonum hiç susmadı çok şükür.
Arkadaşlarımın, dostlarımın çoğu son dönemde çok sıkıntıdayım diye özellikle doğum günü kutlamasını önemsediler ve beni yalnız hissetttirmediler sağ olsunlar...
Kahvaltıyı ben hazırladığım, mutfağı ben topladığım için biraz canım sıkıldı açıkçası; ev ahalisi bozulduğumu anladı, çünkü ifade ettim :)
Neyse sonra kuaföre gittim , saç modelim değişti, manikürüm - göz makyajım yapıldı; velhasılı kelam doğum günümün kutlanacağı babamın cafe-barı Kum Saati'ne gittik, ben doğum günüme davet etmekten biraz utandığım için , davet işini can dostum S. halletti sağ olsun..
Şimdi bir fotoğraf paylaşacağım doğum günü hediyelerim ile birlikte çektirdiğim, çok şımardım o gece , fotoğraf bu şımarıklığı da yansıtıyor ; yazının devamı arkası yarın...
20 Ağustos 2014 Çarşamba
ELVİS'İN ÖLDÜĞÜ YAŞTAYIM...
Bir şarkı vardı hani Teoman'ın, "...Bugün benim doğum günüm, hem sarhoşum hem yastayım, bir park taburesi üstünde babamın öldüğü yaştayım..." diye...
Otuz yaşında annemin öldüğü yaştayken bu şarkıdan da biraz ilham alarak, artık doğum günlerimde ağlamamaya karar vermiştim...
Beni tanıdınız mı? Ben o yılbaşlarında ve doğum günlerinde yeni kararlar alan ve hayaller kuran sıradan insanlardan biriyim...
İki yıl önce kırk yaşında da bir doğum günü yazısı yazmıştım; orada istediklerimin çoğunu hala gerçekleştiremedim; zira para ile yapılacak olanlardı onlar ve biz bu süreçte tam dibe vurduk maalesef...
Kendimle barışma süreci fena gitmedi ama...
Kırk bir kırk iki yaşım arasındaki en önemli olay Şubat- Haziran arasında bir devlet ilkokulunda ücretli öğretmenlik yapmamdı.Çok önemli bir deneyimdi benim için, artık daha çok çocuğum var, en azından birkaçının hayatında ufak da olsa etkiler bıraktığımı zannediyorum; Allah bütün çocuklara güzel yazılar yazsın...
Pek çok iş başvurusu yaptım, daha sonuçlanmadı; ama inanıyorum , bir iş bulacağım...
Yine taşınacağız, artık kiracılıktan ve taşınmaktan kusmam gelse de yapacak bir şey yok; belki iyi olur bu sefer...
Bu yaz tatilini biraz sıkıntıyla ve bekleyişle geçirdim; en verimli anlar ise http://www.dogancuceloglu.net/ teki
videoları izlediğim anlardı...Çok güzel ve_ pek çok kişi için de olduğuna eminim _çok yararlı bir program...Kusurlarımı yakalıyorum bazen ; ama bazen de yaşasın doğru yapıyormuşum duygusuna kapılıyorum...
Aslında bambaşka şeyler yazacaktım sanki...
Kırk iki yıl önce Çiftehavuzlar'da oturan çok güzel ve zarif bir genç kadınla yakışıklı kendi işinin sahibi genç bir adamın kızı olarak Zeynep Kamil Hastanesi'nde 4.5 kiloluk tatlı ve tombik bir bebek olarak hayata parlak bir başlangıç yaptım. Üç yıl her şey çok iyiydi herhalde, sonra annem kanser oldu ve ben dört yaşındayken vefat etti...Sonrasında hayatım babaannem, dedem, babaannemin annesi ve benden yirmi yaş büyük küçük halamdan oluşan ailemin yanında geçti...
Şimdi fark ediyorum güzel yıllarmış, ideal değil bir çocuk için ; ama olabileceğin çok iyisi...
Yıllarca çevremizdeki yaşlı insanlarla annemin yaşını toplayıp böler, niye hayatın bu kadar adaletsiz olduğunu sorgulardım...Benden uzak olduğu için babama kırılırdım...Artık geçmiştin bahsetmek hiç istemiyorum; ama o beni ben yapan geçmiş ve var silinmiyor...
Babaannemle dedeme beni büyüttükleri için minnettarım, onları çok büyük sevgiyle ve özlemle anıyorum; lakin onlar da pek çok ailenin çocuklarını büyüttüğü gibi _korurken ve yasaklar koyarken_ "muhtaç ve yapamayan" çocuk olarak büyüttüler, ben bunu sonradan kırabilirdim ; ama kolaya kaçtım belki de...Dedem "her boyayı boyadık fıstiki yeşili kaldı" derdi, şimdi ana renkleri bile tamamlayabildiğimden emin değilim...
Şimdi hayat beni 42 yaşımdayken "Artık ben de yapabilirim" demek zorunda bıraktı...Bu süreç şimdi sancılı olsa da ; ileride bunun için şükredeceğimi düşünüyorum...
Yıllar evvel bir ortamda o da çok korunaklı yetiştirilmiş ve yüksek öğrenim almak için bile mücadele vermek zorunda kalmış bir genç kız "Yaş değil yaşanmışlık önemli" demişti...Çok doğru, ben de kırk iki yaşındayım artık ; ama hayat tecrübesi ve donanımı olarak çok gerideyim pek çok yaşıtımdan...
Çok şükür ki anne oldum; bu Allah'ın bana en güzel hediyesi...Annelik hem çok büyük bir sevgiyi yaşama alanı hem de büyük sorumluluklar gerektiriyor....Fena da değilim sanki annelikte , kızlarım muhteşem olduğumu düşünüyorlar çok şükür, onlar gibi şahane iki yavruya annelik yapmak harika bir şey...Eşim ve iki kızımla birlikte sevgi dolu bir aileyiz...
Yazmak istediğim bir şey daha vardı , onu da yazmadan geçmeyeyim, yukarıdaki yazdıklarımla doğal bir bağlantı kuramasam da...
Çocukken ve gençken çok iyi bir insan olmak ve çok sevilmek isterdim. Liseden çok sevdiğim bir arkadaşım
lise sonda hatıra defterinden biraz daha özel olan defterime "...Açıkça söyleyeyim hakkındaki ilk izlenimlerim olumsuzdu. Hareketlerin bana yapmacık, herkes tarafından sevilir olmak için yapılmış birer rol gibi geliyordu...Sanki müşfik anne rolündeki Adile Naşit gibiydin.Bu durumda ister istemez kendimi senden uzak tutma durumunda kaldım. Ama içimde bazen var olduğunu hissettiren vicdanım beni bir türlü rahat bırakmıyor sevgiye olan ihtiyacından böyle davrandığını tahmin ettiğim..." yazmıştı. On sekiz yaşındaki bir delikanlı ne güzel teşhis etmiş değil mi? Bu teşhisi dikkate almıştım sanırım; ama sevilmek için çok sevmek ve çok fedakarlık etmek gerektiği gibi bir durum yıllarca devam etti hayatımda...Annesiz olunca koşulsuz sevgi de olmaz gibi bir şey belki...
Anneliğimle önceliklerimin değişmesi epey iyi oldu bu bağlamda, hep bir kişisel gelişim içinde olma çabam da işe yaradı elbette ...Artık okumadığım ve hoşlanmadığım ; ama bir dönem çok sevdiğim ve takip ettiğim Hıncal Uluç da bir yazısında "...ben dualizme inanırım, insanı seven kadar sevmeyen de olur hayatta.." gibi bir şey yazmıştı, o da çok işime yaradı açıkçası...
Şimdi beni sevene Allah razı olsun, sevmeyene ve umursamayana Eyvallah diyorum; gerçi çok şükür sevildiğimi çok hissederim, hiç doğmamış olmayı dilediğim zamanlar olsa da "Vardır Yaradanın bir bildiği " deyip yoluma devam edeceğim ; kırk yaş doğum günümde olduğu gibi Allah'tan iyi bir otuz yıl daha dileyip kendi doğum günümü kutluyorum, e iyi ki doğdum bari...
NOT: Yazının başlıkla bir ilgisi olaydı bari değil mi? Bu sabah bir arkadaşımın feysteki paylaşımı üzerinden ilk aşkım Elvis'i dinledim, sonra hayatını okudum, youtubedan başka şarkılarını da dinledim sonra; 42 sinde ölmüş yakışıklı ve sıradışı adam; şarkıları hep dinlensin ve ışıklarda yatsın...Doğum günüm de 21 Ağustos, yazımı bir gün önce yazmış oldum...
15 Ağustos 2014 Cuma
ELİNİ TUTAN MI VAR?
İçimdeki potansiyeli nasıl dışarı çıkaracağımı bilemem ve bu beni hep rahatsız eder.
Akşam arkadaşlarımla buluştuğumda buna benzer bir şey konuşurken neden blogumu aktif kullanmadığıma geldi konu...
Kederini yazabilirsin dedi can dostum...
Bu hafta çok üzgündüm çünkü, bir çıkış noktası bulamadığım , hiçbir iş başvurum olumlu sonuçlanmadığı için...En kötüsü de dua etmekten bile vazgeçme noktasına gelmek ve umutsuzluğa kapılmaktı...
Gerçi çıkardım kendimi umutsuzluktan, işe yaramıyordu çünkü...
Keder yazmak istemem ben, neşe saçmak isterim...Hep olmuyor elbette...
Ayıplanmaktan korkmak, güçsüz görünmek istememek, birilerini kırmaktan korkmak vs. vs.
Neşe hayatımın içinde hep var aslında, hele şahane kızlarım; onlar çıkarmamı kolaylaştırıyorlar dışarı içimdeki komik ve coşkulu kadını...
Bu hafta bir gece büyük kızımla sohbet ederken bir yandan da gözyaşlarımı tutamıyordum; ama konuşurken akıllı meleğimin benle paylaştığı bilgiler bir sohbet konusu açtı , sonra atlasa baktık konuyla ilgili , sonra alakasız bir geyik doğdu aramızda, şimdi eğleniyoruz İskandinav isimlerimizle ...
Kocam çok katılamıyor eğlencemize , o erkekliğin getirdiği ağır yükü bırakamıyor bir türlü ; hiç katılmıyor da değil hani; ama yazık hepimize , ne gereksiz yükler taşıyoruz.
Bu aralar http://www.dogancuceloglu.net/ ten program tekrarları izliyor ve Doğan Cüceloğlu'nun Savaşçı kitabını okuyorum; gerçi kafam çok dağınık olduğu için çok yavaş gidiyorum, kendimi de kendim olmayanları da anlamakta çok faydalanıyorum; lakin öğrenecek çok şey var daha...
Hep böyle diyorum, sonra yapmıyorum ;ama bugün bir milat olur inşallah ve artık çok -pek çok yazı yazarım...
30 Haziran 2014 Pazartesi
evkadinikitapyazsakachyazar: AH NE YAZSAM NE YAZSAM ...
evkadinikitapyazsakachyazar: AH NE YAZSAM NE YAZSAM ...: Bu blogu ilk oluşturduğumda bu kadar az yazı yazmayı öngörmemiştim elbette...Ama yok bunu yazmayayım saçma olur, bugün moralim bozuk s...
AH NE YAZSAM NE YAZSAM ...
Bu blogu ilk oluşturduğumda bu kadar az yazı yazmayı öngörmemiştim elbette...Ama yok bunu yazmayayım saçma olur, bugün moralim bozuk sıkıntılı şeyler yazarım, şunu yazarsam birileri üzülür gibi gerekçelerle kendi duvarlarıma çarpa çarpa yılda birkaç yazıyı geçememişim...
En son yazımın üstünden neredeyse beş ay geçmiş...Oysa ki benim hayatım o süreçte biraz değişti...Belki de birazdan biraz fazla :)
O yazıyı yazdığım dönemde eşimin iş girişiminin suya düştüğünü idrak etmemizin üzerinden az bir zaman geçmişti. Umudumuzu kaybetmiş ve şaşkındık.Ben çalışmaya karar vermiştim; ama o güne kadar çalışmamış olduğumdan Almanca Öğretmenliği diplomamla iş arayacaktım ve bulsam bile ancak Eylülde işe başlayabilirdim...yatarken ağlıyor kalkarken ağlıyordum...Liseden bir arkadaşımız hastanedeydi; ona da ağlıyordum , velhasılı kelam sıkıntılı bir dönemdi...
Oniki Şubat Çarşamba günü halamlar, ben, kayınvalidem Eyüp Sultan Camii'ne gittik, eniştemle kayınvalidem namaza girdiler , biz de halamla camiin içine girip dua ettik, ben aileme , akrabalarıma , hastanede yatan arkadaşıma ve can arkadaşım Saadet'e ve ailesine, bekar arkadaşlarıma, çocuk isteyen arkadaşlarıma ve o anda aklıma düşen pek çok kişiye dua ettim; Allah'ımdan bana bir yol açmasını diledim...Kendimi çok iyi hissettim, dualarımın kabul olacağına dair bir huzur oluştu içimde ...Hayatımda özel bir gündü...
Aynı akşam daha önce bana ücretli öğretmenlik yapabilirsin diyen, annesi Milli Eğitimde olan arkadaşımı aradım; aynı liseden mezun olduğumuz arkadaşımla da daha geçen yaz dernek toplantılarında tanışmıştım, o bana _zaten ertesi günde okulda bir etkinlikte görüşecektik_ perşembe akşamı gerekli evrakları
söyledi, Cuma günü muhtarın doğru yol göstermesi sayesinde çok kolayca evrakları hazırladım ve pazartesi saat onda Beyoğlu Milli Eğitim'e gittim...
Saat onda Beyoğlu Hükümet Konağındaydım ve saat 12.40'ta Kasımpaşa Ahmet Emin Yalman İlkokulu'nda 2-H sınıfının öğretmeniydim ve şaşkındım...
Yazı böyle pattadanak bitmez ; ama o aynı günü baştan anlatarak ayrı başlıkla bir yazı daha yazmalıyım; şimdilik hoşçakalın yüzbinlerce takipçim :)...
1 Şubat 2014 Cumartesi
DÜŞERKEN/ ÇIKARKEN
Hiç keyfim yok uzun zamandır, diye bir şarkı vardı hani...Benim de yok maalesef epeydir, epey de olmayacak gibi...Blogumu oluşturalı üç yılı geçti , çok yoğun yazamadım, bu süreçte zaten ekonomik krizdeydik, ekonomik kriz yaşayan diğer insanlar gibi hep tedirgin, hep kaygılıydım; ama geçecek bitecek her şey normale dönecek umudu taşıyordum, keyfim yerine gelince yoğun yazarım diye düşündüm...Sıklıkla ve keyifli yazılar yazmaktı amacım. Yazdığım bazı yazılarda da o keyfi yakaladım biraz...Ama şimdi zurnanın son deliğine gelmek üzereyiz, artık umut kapılarımız mı yoksa rızık kapılarımız mı bilemiyorum kapandı...Bu ifade biraz yanlış oldu ; ama başka türlü ifade edemedim...
Şimdi yeni başlangıçlar yapacağız ve herhalde dipten çıkacağız, bunun nasıl olacağını tam bilemiyorum, göreceğiz, birtakım çabalar sarf ediyoruz , bunların sonuç getirip getirmeyeceğini zaman gösterecek...Hayatımızın altı üstüne gelecek, internette çok dolaşan sözdeki gibi belki altı üstünden daha güzel olacak...Eğitimli ama çalışmayan bir anneyim, çocuklarıma kendim baktım, bundan da çok ama çok memnunum...Lakin şimdi 42 yaşında iş hayatına nasıl başlayacağım, bilemiyorum...
İnsan CV'sine "akıllıyım, uzun süreli belleğim çok iyi, iletişim becerim yüksek, dürüstüm, iyi niyetliyim, gayretliyim, kültürden, sanattan, siyasetten haberdarım ..." yazsa iş bulabilir mi?
Hayalim yazmak ve radyo programı yapmak, insan yazar tabi , fakat bunun paraya dönüşmesi uzun zaman alır; radyo programı yapıp geçinebilmek içinse epeydir o işin içinde olmak veya bir şekilde ünlü olmak gerekir herhalde...Ancak bu konuda mucizelere inanmayı sürdüreceğim, Murathan Mungan'ın "Yüksek Topuklar" kitabında bir yerde keşfedilmeyi beklemenin nafile bir çaba olduğundan bahsedilir, yine de bir gün bir lokanta ya da kahvede şen kahkahalarım ve kuvvetli çeneme denk gelen bir medya patronu/ veya yöneticisi benden bir "Radyo Yıldızı " yaratacaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaak....
Şimdilik Almanca Ögretmenliği diplomamla iş arayacağım, başka bir şehirde yaşamayı da göze alarak...Allah benim ve ailemin yardımcısı olsun...
Bu zaman içinde arkadaşlarımın azalacağının , bazılarının dostluğuyla yanımda ve geleceğimde yer alacağının farkındayım. Benim bu yaşta yaşadığım şeyleri insanlar genelde yirmili yaşlarında yaşar, belki şimdi yaşamamın nedeni şimdi kaldırabilecek güçte olmamdır...
Çocukluğumda ve genç kızlığımda hiç maddi sıkıntı yaşamadım; manevi sıkıntılarım vardı o zamanlar...Dört yaşımda annem ölmüştü ve babaannemlerle yaşamaya başladım. Ben altı yaşındayken babam evlendi ve ben babamı 15 günde bir iki saat görerek , hiçbir tatilimi beraber geçirmeyerek yaşadım. Üvey annem bütün hayatını kendi seçtiği 10-15 kişiyle yaşamayı seçmişti çünkü...Bana 7 yaşımda "Sen babanı sık görmek istiyorsun, ama o zaman ben yalnız kalırım, benim yalnız kalmamı ister misin?" dedi...O da öldü annem gibi, o zaman ben iki yaşında çocuğu olan bir anneydim...
Şimdi babaannemlerle yaşamış olmanın bir lütuf olduğunu fark ediyorum, o zaman canım acımış olsa da...Ben hayatımın ilk yarısında yaşadığım sıkıntılarla , bu dünyadaki sıkıntı borcumu ödediğimi düşünür ve gelecekten hiç korkmazdım...
Aslında gerçekten esasen önemli olan hazineye sahibim, sağlıklı ve sevgi dolu bir aile, birkaç iyi dost, bunun için şükrediyorum, hem de milyonlarca defa ....Bir de" para denen şey olmasaydı , iyiydi " derim de , diyemiyorum , çünkü bu gerçek ve "Yalan Dünya"da Zerrin'in "Cihangir Seni Yeneceğim ulan "dediği gibi , ben de bir çözüm bulacağım ulan...(Zerrinsel değil kendimize göre elbette)...
Bu zaman içinde arkadaşlarımın azalacağının , bazılarının dostluğuyla yanımda ve geleceğimde yer alacağının farkındayım. Benim bu yaşta yaşadığım şeyleri insanlar genelde yirmili yaşlarında yaşar, belki şimdi yaşamamın nedeni şimdi kaldırabilecek güçte olmamdır...
Çocukluğumda ve genç kızlığımda hiç maddi sıkıntı yaşamadım; manevi sıkıntılarım vardı o zamanlar...Dört yaşımda annem ölmüştü ve babaannemlerle yaşamaya başladım. Ben altı yaşındayken babam evlendi ve ben babamı 15 günde bir iki saat görerek , hiçbir tatilimi beraber geçirmeyerek yaşadım. Üvey annem bütün hayatını kendi seçtiği 10-15 kişiyle yaşamayı seçmişti çünkü...Bana 7 yaşımda "Sen babanı sık görmek istiyorsun, ama o zaman ben yalnız kalırım, benim yalnız kalmamı ister misin?" dedi...O da öldü annem gibi, o zaman ben iki yaşında çocuğu olan bir anneydim...
Şimdi babaannemlerle yaşamış olmanın bir lütuf olduğunu fark ediyorum, o zaman canım acımış olsa da...Ben hayatımın ilk yarısında yaşadığım sıkıntılarla , bu dünyadaki sıkıntı borcumu ödediğimi düşünür ve gelecekten hiç korkmazdım...
Aslında gerçekten esasen önemli olan hazineye sahibim, sağlıklı ve sevgi dolu bir aile, birkaç iyi dost, bunun için şükrediyorum, hem de milyonlarca defa ....Bir de" para denen şey olmasaydı , iyiydi " derim de , diyemiyorum , çünkü bu gerçek ve "Yalan Dünya"da Zerrin'in "Cihangir Seni Yeneceğim ulan "dediği gibi , ben de bir çözüm bulacağım ulan...(Zerrinsel değil kendimize göre elbette)...
7 Ocak 2014 Salı
Bloguma uzun zamandır yazı yazmıyordum, geçen iki yılda başka oluşumlarda (şimdi kapanmış olan) yazdığım yazıları buraya taşıyacağım, böylece bütün yazılarım aynı çatı altında toplanmış olacak.
İnsana
Tapmak
Artık
olanlarla ilgili bir şey yazmayacağım , isteyen gerçeği görür ve vicdanı
doğrultusunda kararını verir. İstemeyen de gerçeğe gözünü kapar, inanmak
istediğini dinler, onun sözleri gerçek mi değil mi diye sorgulamaz, gerçek
kabul eder ve o doğrultuda davranır…
Beni
şaşırtan “Allah’tan başkasına tapılmaz”
diyecek pek çok insanın resmen bir insana tapması ve onun ağzından çıkanı Allah
kelamı kabul etmesi…
En acımasız
tepkilerine bile “adamcağız ne güzel ,
ne yumuşak yaklaşıyor “ şeklinde yorum getirebilmek nasıl bir anlayışın, eğitimin, terbiyenin ,
vicdanın ürünüdür merak ediyorum…
Bu tutum
aslında Tanrısal anlam yüklenen insan/ insanlar için de çok zorlayıcı aslında…
Bazan vay ben neymişim duygusu insanı mutlu etse de , genelde bu çok büyük de
bir yüktür …Bir noktadan sonra insan delirme noktasına bile gelir maazallah…
Bir insanın
en yüksek sosyo-kültürel ve
sosyo-ekonomik seviyede olduğunu varsaysak bile onun da etten kemikten olduğu
duyguları olduğu gerçeği değişmez . Her insanın hata yapma hakkı vardır, ama
onu gözünde çok büyüten ve her şekilde arkasından giden biri ilk hatasında bunu
fark etmese bile onuncusunda fark eder değil mi ? Fark eder çünkü o da aklı ve
sezgileri olan biridir ve o da bir değerdir . Peki hiç fark etmiyorsa sorun
nerededir?
Başka bir
insanı Tanrı yerine koymak ve kendini yok saymak , kişiliksizleştirmek neyin sonucudur? Bir insan bu noktaya nasıl
gelir?
Bir de şunu
sormak isterim ki madem bir insan bu kadar Tanrısallaştırılacak kadar
yücedir-Tanrı kulundan kendi için bir şey istemez, kulunun daha iyiye doğru
gitmesini ister ve bunun için de akıl- fikir vermiştir-gerçekten istediği
sadece kullarının iyiliği midir?
Benim kafam
çok karışık, siz ne dersiniz???
( 2013 Yazı)
20 Ağustos 2012 Pazartesi
HOŞ GELDİN 40 YAŞIM
Artık 40 yaşında bir kadınım, bir anneyim,bir insanım...
Geçmişte (günümüzde de tabii) pek çok şair, yazar, bilim adamı ,
ressam, oyuncu,müzisyen ,filozof bu yaşa gelemeden ölmüş ;ama adlarını tarihe
yazdırmışlar...
Ben de ilkgençliğimde önemli bir insan olacağımı bir
şekilde hayata iz bırakabileceğimi düşündüm ,şimdilik böyle bir iz yok.
İç dünyamla tam olarak uyumlu bir hayat yaşayamadım şimdiye kadar, iç
dünya dış dünya arasındaki hatlarda sorunlar oldu, bunlar bazen
psikolojik,bazen sosyolojik,bazen ekonomik, bazen de tembelojik
sorunlardı: Ekonomik özgürlüğüm olması , gezgin olmak, festival kuşu
olmak, entelektüel olmak, sanatla daha yakın olmak iç dünyamın
arzuladığı şeylerdi... Bunlar şimdilik gerçekleşmedi ; fakat
ilkgençliğimdeki planımda olmayan eş olma ve anne olma durumu meydana
geldi ki ANNELİK bana bir mucizevi mutluluk gibi geldi: içimdeki sevgiyi
, biriktirdiğim bilgiyi, sahip olduğum neşeyi akıtabileceğim iki
prensesim oldu ; onlarla birlikte ve onlar sayesinde yeni şeyler öğreniyorum,
eğleniyorum, olgunlaşıyorum ve çocuk kalabilerek büyüyorum. Yaklaşık bir
yıldır daha aza indirgemeyi başardıysam da sevgi ve neşe saçan
kişiliğimin arka planında hep bir kendini yetersiz hissetme, kendini
suçlama vs.gibi bir durumum var; kırk yaşındaki ilk ve en büyük kararım
KENDİMLE BARIŞMAK ...Bu kararla birlikte de KENDİMİ SEVMEK ve gelişime
açık olmayı bırakmadan KENDİMİ OLDUĞUM GİBİ KABUL ETMEK...
Allahımdan bana sağlıklı en az bir otuz
yıl daha lütfetmesini ; çocuklarımı sağ salim mutlu mesut büyütmeyi ,
daha çok şey bilmeyi ,şan dersi almayı/ şarkı söylemeyi,dans etmeyi, oyunculuk dersi almayı,daha çok yer görmeyi, para kazanmayı ve belli bir
konfor içinde yaşamayı nasip etmesini diliyorum, bu esnada da
potansiyelimi sonuna kadar kullanabilecek bir güç ,güçlüklere
dayanabilecek bir olgunluk ve sabır istiyorum...
Benim şimdiye
kadar hayatıma girmiş benim ben olmamı sağlamış herkese teşekkür
ediyorum ve diyorum ki HOŞ GELDİN KIRKLIK BEGÜM SENİ SEVİYORUM!!!
Benim şimdiye kadar hayatıma girmiş benim ben olmamı sağlamış herkese teşekkür ediyorum ve diyorum ki HOŞ GELDİN KIRKLIK BEGÜM SENİ SEVİYORUM!!!
8 Nisan 2012 Pazar
Haftadan geriye kalanlar ve blog yazmaya yeniden merhaba...
Blog yazmamı dört gözle bekleyen milyonlara merhaba...2011'i sıkıntılarımdan söz etmemek için blog yazmadan geçirdim, ama şimdi yeniden yazmaya hazırım (inşallah, galiba ,sanırsam).Bu gece ya da yarın sabaha doğru uzuuuuuunca bir yazı yazmak istiyorum. Benim için değişik farklı duygularla dolu bir haftaydı, yazılmadan geçmemeli...
28 Aralık 2010 Salı
28 Aralık Salı -Kendime iyi günler diledim...
Bu yazıyı okuyacak arkadaşlarıma sesleniyorum, bu yazımı facebookta ve twitterda da paylaştığımda yazının sadece yazısal/yazınsal değeri üzerine yorum yapınız rica ediciğim, işte bunlar herkesin başına geliyor da , biz de yaşıyoruz bunları gibi şeyler yazmayın ne olur; çünkü benim amacım kendimden yola çıkarak yazmakla ilgili yeteneğimi geliştirmek...Şimdi bu sabahtan başlayayım, lanet cep telefonu alarmıyla uyandım ( ah lanet dedim pardon- şükürler olsun ki elim ayağım tutuyor ve yaşasın sabahın erken saatlerinde güne başlıyorum, çocuklarımı hazırlayıp okula gönderebiliyorum). Sonra hangi işi yapayım diye düşündüm ve salak olma yavrucuğum herkes gibi önce kahvaltıyı hazırla dedim kendime ( içimden). Dün yarısını izlediğim filmi DVD oynatıcıda başlattım, güzelce kahvaltıyı hazırladım, kocacığım ile kahvaltı ettik, sonra ben keyif çayımı o da keyif ( suda çözülür ve süt eklenmiş [nescafe diye bilinen ama burada Jacobs goldun kullanıldığı ve bunu okuyanların bu detayı bilmese hücceten ölecekleri ] ) kahvesini içmek için salona geçtik ve benim ütü yaparken izlemem için bir film işaretledik, ikinci çayımı da facebokta değerlendirip kocacığımı yolcu ettikten sonra pres ütü faslına başladım. Film Meg Ryan ile Tom Hanksin oynadığı 1993 yapımı " Sleepless in Seattle " filmiydi . Romantik komedilere bayılırım, ama özellikle ütü yaparken daha romantik oluyor, bir de arada telefonla konuşarak ama ütüyü bırakmadan ve göz ucuyla filmi takip ederek bu romantizmi de sabote etmedim değil hani....Meg Ryan'ın estetiksiz hali ne kadar estetikti değil mi? Neyse film bitti banyo yaptım ,kapı çaldı, aynı apartmanda oturan küçük halam dışarıdan geliyormuş kapıda yılbaşı menüsü üzerine küçük bir konuşma yaptık,sadece eniştemin değil aslında benim de yemek seçtiğim tespitini yaptı halam , makarna böreğine karşı çıktığım için ki gereksiz bir yemek bence ;bir de yeri gelmişken söyleyeyim çünkü kamuyu ilgilendiren bir konu atlamak olmaz aşurede kayısıya da çok karşıyım, çok lüzumsuz hem tadı hem kıvamı mahvediyor siz pişirirseniz kayısı koymayın lütfen.Sonracığıma da bir Türk kahvesi pişirip bilgisayarcığımın başına geçtim.
Şimdi baştaki uyarıyı niye yaptın dediğinizi duyar gibi oluyorum adeta sayın seyirciler, bu eşimin işyerini devretmesini müteakip, devralanların Ağustostan beri aydan aya ödemeleri gereken senetleri bir türlü ödememeleri vesilesiyle oluşan banka kredisi ve kredi kartı aksamalarından mütevellit banka müşteri temsilcileriyle zaman zaman yaptığım işte ayın zımbırtısında ödeyemeyeceğim de filanında ödeyeceğim mutat telefon görüşmelerimi de gerçekleştirdim , ama bugün bunların moralimi bozmasına izin vermedim zaten eski Türkçe kelimeleri de kullanınca sanki böyle daha az problemli bir şeyden bahsediyormuşum gibi oldu , değil mi ben beğendim şahsen, evrene de doğru mesajlar vermeye çalışıyorum ki, kendisi (yani evren) böyle bu sevgili 2010 yılının sonunda ve takip edecek olan nurtopu yılımızda bana temiz enerji ve milyon dolarlar göndersin. Ay yine çok karışık yazdım ama idare ediverin işte , siz evrenden daha hoşgörülüsünüzdür benim sayısı onu geçmeyen ama yakın gelecekte binlerle ifade edilebilecek olan sayın ve sevgili blog takipçilerim, yılbaşına kadar yazamazsam herkese mutlu yıllar olsun; Allah gerçekten dertlilere deva, hastalara şifa versin, isteyene aşk versin isteyene para versin ya da hepsini birden versin olsun bitsin OH ...
Şimdi baştaki uyarıyı niye yaptın dediğinizi duyar gibi oluyorum adeta sayın seyirciler, bu eşimin işyerini devretmesini müteakip, devralanların Ağustostan beri aydan aya ödemeleri gereken senetleri bir türlü ödememeleri vesilesiyle oluşan banka kredisi ve kredi kartı aksamalarından mütevellit banka müşteri temsilcileriyle zaman zaman yaptığım işte ayın zımbırtısında ödeyemeyeceğim de filanında ödeyeceğim mutat telefon görüşmelerimi de gerçekleştirdim , ama bugün bunların moralimi bozmasına izin vermedim zaten eski Türkçe kelimeleri de kullanınca sanki böyle daha az problemli bir şeyden bahsediyormuşum gibi oldu , değil mi ben beğendim şahsen, evrene de doğru mesajlar vermeye çalışıyorum ki, kendisi (yani evren) böyle bu sevgili 2010 yılının sonunda ve takip edecek olan nurtopu yılımızda bana temiz enerji ve milyon dolarlar göndersin. Ay yine çok karışık yazdım ama idare ediverin işte , siz evrenden daha hoşgörülüsünüzdür benim sayısı onu geçmeyen ama yakın gelecekte binlerle ifade edilebilecek olan sayın ve sevgili blog takipçilerim, yılbaşına kadar yazamazsam herkese mutlu yıllar olsun; Allah gerçekten dertlilere deva, hastalara şifa versin, isteyene aşk versin isteyene para versin ya da hepsini birden versin olsun bitsin OH ...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





